Brand logo light
Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip Kimdir?

Tarihten Haberler

Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip ve Atatürk

Yahudi okulunda eğitim gören, İstanbul Tıp mezunu olarak hayatını sürdürürken Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal tarafından yıldırım hızıyla 17 Mart 1923 senesinde sahaya sürülen Türklük ile alakası olmayan Yahudi Reşit Galip Kimdir? Yahudi Reşit Galip Mustafa Kemal’in bir projesi olarak, Osmanlı ve Hilafetin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı sonrası sahaya sürülecek ve kendisine büyük görevler verilecekti. Peki günü geldiğinde Mustafa Kemal’e posta koyacak, meydan okuyacak duruma kadar gelen Yahudi Reşit Galip hangi görevlerde bulundu ve neler yaptı? Osmanlı devletinin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılması ardından güçlerini dışa vurmaya başlayan Yahudiler/Sabetayistlerin bir örneği olan Reşit Galip, Yahudi geleneklerine göre büyük işler başaracaktı. Atatürk, Reşit Galip'i önce kaymakam ve sonrasında vali yapmayı düşünmüşse de General İzzetin Çalışlar'dan boşalan milletvekilliği koltuğuna, yapılan ara seçimle, Reşit Galip'i getirmeyi daha uygun bulmuştu. Galip'in meclise girmesi ile Ankara siyasetindeki fırtınalı dönem de başlamıştı. Doğu'da başlayan Şeyh Sait İsyanı sonrası kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi'nin meşhur azalarından biri de Reşit Galip olmuştu.  Atatürk ile Reşit Galip’in konusunu ve ilişkisini burada bitiriyoruz ve yeni başlık atıyoruz.   Türk Olmayan Yahudi Reşit Galip’in ve Irkdaşlarının Sinsi Oyunları İstiklal Mahkemelerinde görev alan Yahudi Reşit Galip birçok Türk/Müslüman ismin tasfiyesinde son derece önemli bir rol oynayacaktı. Reşit Galip kendisine verilen talimatlar doğrultusunda Türk/Müslüman birçok kişiyi tasfiye etti ve böylece İstiklal mahkemeleri merhamet üzerine hareket etmeyecekti. Reşit Galip Yüzbinlerce Türk/Müslüman halkın idam edilmesinde önemli görev aldı. Reşit Galip aynı zamanda Türkçe Ezan zulmünün ve Arapça (Kuran) yasağının da mimarisi tam bir Kafir/Siyonist Yahudi idi. Yahudi Reşit Galip Türk Ocaklarının başına geçerek oradaki Türk/Müslümanları tasfiye ederek Yahudileri ve diğer azınlık gayrimüslimleri yerleştirdi. Ardından yapılması gereken daha önemli görevleri olması sebebiyle Türk Ocaklarını tasfiye ederek kapatmıştır. Reşit Galip Türk Tarih Kurumunun başına geldi ve oradaki etkili Türk tarihçileri tasfiye edip yerlerine yine Türk olmayan tarihçiler doldurdu ve böylece Türk tarihini neredeyse yok durumuna getirerek kendi uydurdukları yalan bir tarih yazdırdı. Reşit Galip daha sonra Türk Dil Kurumunun başına geldi ve Hakiki Türkçeyi neredeyse yok etti ve diğer birçok dillerin gerisine bıraktı. Oysaki çok zengin bir Türkçe dili ve bütüm bilimlere ışık tutan önemli kelimeler, kuramlar ve kavramlar vardı. Reşit Galip hedeflerine, inançlarına ve sinsi oyunlarına hızla koşturuyor.. Yahudi Reşit Galip, bir Yahudi nasıl bir hırs ve ihtirasla gözü dönmüşçesine ormanlardaki Çakallar gibi yaralı bir canlıyı parçalamaya çalışıyorsa öyle saldırıyor. Böylece Yahudi Reşit galip Milli Eğitim Bakanı oldu. Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanlığı etki alanlarına, bütün Üniversitelere, İl Milli Eğitim müdürlüklerine, devlet okullarına ve Yayınevlerine varana kadar başta Yahudiler olmak üzere gayrimüslim zümreyi yerleştirdi. Böylece bir Müslüman/Türk nasıl dinsiz olur, nasıl asimile edilir, iki bin yıllık tarihini nasıl unutur, nasıl ikinci bir Yahudi yapılabilir ya da nasıl bir Yahudi kölesi haline getirilir Milli Eğitimdeki Türk/Müslümanları önce tasfiye etti, daha sonra okulların müdürlüklerine, ve birçok öğretmenlere kadar Yahudi ve diğer gayrimüslim azınlıkları başa getirerek hepsini ortak amacını yerine getirmiş oldu. Ve son olarak da, Milli Eğitim Bakanı iken bir taraftan Müslümanları bölmek ve kavgalı hale getirmek için, diğer taraftan ise Yahudilere ve diğer gayrimüslim azınlıklara sahiplenmeleri için ANDIMIZ’ı bir kalkan olarak bıraktı. Yahudiler ve diğer gayrimüslim azınlıklar Türk rolüne girerek Türkiye’yi yöneteceklerdi, bütün kararları kendileri uygulayacaktı, Orduda General, Devlette Bakan, Emniyette Müdür, Şehirlerde Vali ve Kaymakam olacaklardı ve bunu başardılar ayrıca bunu yıllarca sürdürdüler. Devletin tüm kritik yerlerinde bu azınlıklar vardı. Bu azınlıklar Türkiye'nin bütün kritik noktalarında varlıklarını sürdürdüler. İsrail devletinin kuruluşunda katkıları ve faaliyetleri var mıydı, Türkiye devletinin Askeri, Bürokrasi, diplomasi gücünü İsrail'in kuruluşu için kullandılar mı, kurulan İsrail devletini korumak ve varlığı üzerindeki tehditler için devletimizin  tüm imkanlarıyla bir faaliyette veya hazırlığında bulundular mı? İsrail devletinin büyümesinde/İşgalinde engel teşkil edecek diğer devletlere bir engel veya gözdağı oldular mı, İsrail’in büyümesi ve işgalin devamı için etkileri oldu mu? Bunlar yasalar ve kanunlar sebebiyle iddia olmamak kaydıyla tüm şüpheleri üzerine çekmiyor değildir. İlk defa çok partili seçimde Türk/Müslüman halkın oylarını alarak Başbakan olan ve ilk seçimde başa gelen Adnan Menderes'i yerleştirdikleri hakim ve savcılarının asılsız iddiaları ve suçlamalarıyla idam edecek kadar, milli partileri kapatacak kadar, içerideki kendinden olan Askeri zümre ile darbeler yapacak kadar, çok partili seçimler sonrası iktidar olamamalarına rağmen içerideki rütbeli askerleriyle darbe tehdidinde bulunacak ve darbeleri gerçekleştirecek kadar, Türk askerinin kapalı annesini, eşini, ordunun düzenlediği yemek etkinliklerine, yemin törenlerine sokmayacak kadar, Üniversitelere almayacak ve Üniversitede kapanıp birincilikle bitiren genç kızlara diplamalarını vermeyecek kadar güce kavuşan bu azınlık hepsi bir Reşit Galip ve onun gibi birçokların eseridir. Soru 1; Okulunu Tıp olarak bitiren (Şaibe var) Reşit Galip, neden bu büyük torpille hiçbir zaman sağlıkçı veyahut abartacak olursak bir sağlık bakanlığı görevinde bulunmadı da…..? Soru 2; Yahudi Reşit galip İstiklal Mahkemelerinde bir başkan konumuna yükseldi? Soru 3; Yahudi ve aynı zamanda Türk olmayan Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Ocaklarının başına geçti? Soru 4; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Tarih Kurumunun başına geçti? Türkiye’de güvenilecek bir tane Türk kalmamış mıydı? Soru 5; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Türk Dil Kurumu’nun başına geçti? Türkiye’de Türkler yok muydu? Soru 6; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Eğitim Bakanı oldu ve Eğitim sistemimizi Yahudi geleneklerine göreneklerine göre yapıp çocukları zehirledi? Soru 7; Kendi Irklarından başka hiçbir Irk’ı tanımayan ve kendi köleleri gibi gören Yahudilerin bir ferdi olan Yahudi Reşit Galip neye istinaden Irkçılık aşılayan ve milletlerin arasına nifak ve fitne sokan ANDIMIZ’I icat etti ve okullarda neden zorla okutuldu? Mustafa Kemal Atatürk ve Reşit Galip Arasındaki Gerilim Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Türkiye’de yalnızca toplumsal yapıda değil, bireysel düzeyde de büyük bir dönüşüm yaşandı. Yeni rejimin sağladığı ayrıcalıklar ve güç dengeleri, dönemin Yahudi ve gayrimüslim azınlık unsurlarına ve onların içinden yükselen kimi şahıslara önemli bir özgüven ve cesaret kazandırdı. Bu özgüven dalgasından nasibini alanlardan biri de, dönemin dikkat çeken figürlerinden biri olan Yahudi Reşit Galip idi. 1932 yılı, onun Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadığı tarihi sürtüşmeyle hatırlanacaktı. Sofrada Başlayan Gerilim Olay, Atatürk’ün ünlü sofralarından birinde gerçekleşti. İçkiyi fazla kaçıran Reşit Galip, sofrada bulunan dönemin Millî Eğitim Bakanı Esat Sagay’ı sert bir biçimde eleştirmeye başladı. Ona, devrimlere yeterince sahip çıkmamakla, hatta “ihanetle” suçlayacak kadar ileri gitti. Atatürk, Sagay’a büyük bir hürmet besliyordu; bu nedenle Reşit Galip’in sözleri, sofradaki dengeyi ve saygı atmosferini bozmuştu. Uyarı niteliğinde bir söz söyleyerek Galip’in susmasını istedi. Ancak bu uyarı, genç bakan adayının küstahça karşılık vermesine neden olacaktı. “Burası Milletin Sofrasıdır!” Atatürk’ün uyarısına karşı Reşit Galip’in sözleri tarihe geçti: “Burası milletin sofrasıdır, kovulmamalıyım. Kendimi iyi hissediyorum, kalkmam!” Bu sözler, hem Atatürk’e meydan okuma anlamı taşıyor hem de sofradaki hiyerarşik düzeni yıkmaya dönük bir özgüveni yansıtıyordu. Bunun üzerine Atatürk, bir çare düşünerek, sofradakilere dönüp şu cümleyi kurdu: “O hâlde biz kalkalım, masayı Beyefendiye bırakalım.” Sofra bir anda boşaldı ve Reşit Galip masada tek başına kaldı. O an, herkesin zihninde Reşit Galip’in siyasi hayatının sona erdiği düşüncesi yer etti. Ancak yaşanacaklar bunun tam tersini gösterecekti. İnatla Yükselen Bir İsim Kısa bir süre sonra Esat Sagay görevinden istifa etti. Herkesin şaşkın bakışları arasında Millî Eğitim Bakanlığı görevine, sofrada Atatürk’e kafa tutan Reşit Galip getirildi. Bu atama, Atatürk’ün insan ilişkilerindeki pragmatik yönünün ve bazen çatışma yaşayan isimleri bile sistemin içine çekme stratejisinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Tartışmalı Reformların Mimarı Reşit Galip, yalnızca bakanlık koltuğuna oturmakla kalmadı; aynı zamanda Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine de getirildi. Bu dönem, birçok tartışmalı uygulamanın başlangıcı olacaktı. Reşit Galip’in öncülüğünde “Andımız” yazıldı, Türk Tarih Tezi geliştirildi ve Türk Ocakları kapatıldı. Bu uygulamalar, dönemin milliyetçilik anlayışını keskinleştiren, ancak toplumun bazı kesimlerinde de ciddi rahatsızlık yaratan adımlar olarak tarihe geçti. Sonuç Reşit Galip’in Atatürk ile yaşadığı bu sürtüşme, sadece bir sofra tartışması değildi; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ideolojik çatışmaların, güç mücadelelerinin ve kişisel hırsların da bir yansımasıydı. Atatürk’ün otoritesiyle Galip’in iddialı karakteri arasındaki bu gerilim, yeni kurulan devletin içinde şekillenen farklı fikirlerin ne denli keskin sınırlarla ayrıldığını da göstermektedir.   ANDIMIZ İLE İLGİLİ NECMETTİN ERBAKAN ELEŞTİRİSİ Merhum Başbakanlardan Necmettin Erbakan bir konuşmasında metni şöyle eleştirecekti; Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine, 'Türküm, doğruyum, çalışkanım.' Sen bunu söyleyince, öbür taraftan da Kürt kökenli bir Müslüman evladı, 'Ya öyle mi, ben de Kürt'üm, daha doğruyum, daha çalışkanım' deme hakkını kazandı. O Meclis yarın inananların eline geçecek. Bütün bu haklar kan dökülmeden verilecek. Necmettin Erbakan, bu sözleri sonrası "halkı din, ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" gerekçesiyle 10 Mart 2000'de bir yıl da hapis cezasına çarptırıldı. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN ANDIMIZ AÇIKLAMASI Yasaklandıktan sonra Türk ismine bürünmüş Yahudilerin yine ortalığı karıştırarak körüklediği ve tartışmalara konu ettikleri andımız ile ilgili Erdoğan’ın açıklamaları. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Reşit Galip ve Ant'ımız ile ilgili şu ifadeleri kullanacaktı; Andımız geride bıraktığımızı sandığım bir konuydu. 2013'te bunu çözmüştük. Danıştay yetki aşımı yaparak maalesef bu düzenlemeyi iptal etmiştir. Türkiye'yi hak etmediği bir tartışmanın içine sürükleyen bu karar, eski hastalıkların yaşadığını gösteriyor. Tek parti CHP'si döneminde başlatılan uygulamayı hala sürdürmeyi çalışmak yanlıştır. Andın ilk halini Türk Ocaklarını kapatmasıyla, üniversitelerini perişan etmesiyle bilinen tıp doktoru Reşit Galip yazmıştır. Türkçe ezan zulmünün de mimarıdır. Milletimizin en etkili andı İstiklal Marşı'dır. Bunun dışında bir and tanımıyoruz, tanımayacağız. Reşit Galip, öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. Oysa Türk Ocaklarının tasfiyesi, üniversite reformu, Türk Tarih Tezi, Türkçe ezan, Andımız ve daha birçok tartışmalı uygulamanın altında onun imzası bulunuyordu. TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr

Adminator Kasım 25, 2025 0
Mehmet Akif Ersoy

Tarihten Haberler

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906”  belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor.   Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi Bir Milli Kahramanı Dışlamak Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy. Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti. Sürgün Değil, Sessiz İtiraz 1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi. Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek 1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu. “Onu Sevmek Cesaretti” Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı. Aynı Yolun Yolcuları Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti. Gücü Elinde Tutanın Körlüğü Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor. Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart. Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 25, 2025 0

Teknoloji Haberleri

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı, Baykar Savunma’nın Bayraktar Taktik Blok‑II’den elde ettiği tecrübeler ışığında geliştirilen, ileri düzey teknik kabiliyetleriyle savaş uçaklarının bazı görevlerini üstlenebilen yüksek performanslı bir taarruz dronudur. Kendine has bükümlü kanat tasarımıyla yaklaşık 20 m kanat açıklığına sahip olan AKINCI, çok sayıda mühimmat ve faydalı yük istasyonuna sahiptir. Sistem; yüksek irtifa‑uzun süre (HALE/MALE karışımı görev profili) operasyonu yapabilecek şekilde tasarlanmış olup, 40.000 ft irtifada 24 saat havada kalabilme ve 1.350 kg faydalı yük taşıma kapasitesine ulaşabilmektedir. Taşıyabileceği gelişmiş faydalı yük paketleri arasında elektronik destek podları, uydu haberleşme sistemleri (SATCOM), hava‑hava radarları, engel tespit radarları ve sentetik açıklıklı radar (SAR) gibi sistemler bulunur; böylece hem hava‑yer hem de hava‑hava angajman görevleri icra edilebilir. Çift motorlu tasarıma ve azami kalkış ağırlığı yaklaşık 5.550 kg olan platformun yer testleri motor çalıştırma safhasıyla 01.09.2019 tarihinde başlamıştır. AKINCI için devam eden test ve sertifikasyon faaliyetleri sürmekte olup, sistemin Türk Silahlı Kuvvetleri ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması planlanmaktadır. Gelişmiş Özellikler Tam otomatik seyir ve rota takibi. Dahili sensör füzyonu destekli, hassas otomatik kalkış ve iniş (A‑LAKS) yeteneği. Tam otomatik taksi ve park işlemleri. Yarı otonom uçuş modları desteği. Hata toleranslı, üçlü yedekli sensör füzyonu uygulaması. Çapraz yedekli Yer Kontrol İstasyonu (YKİ) sistemi. Özgün, yedekli servo aktüatör birimleri. Özgün, yedekli lityum tabanlı batarya birimleri. Teknik Özellikler Haberleşme: Çift yedekli SATCOM; çift yedekli LOS (250 km). Azami Kalkış Ağırlığı: ≈ 5.500–5.550 kg. Faydalı Yük Kapasitesi: 1.350 kg. Uçuş Süresi: 24 saat (tasarım hedefi). Uçuş İrtifası: 40.000 ft. Uzunluk: 12,2 m. Kanat Açıklığı: 20 m. İtki Tipi: İki adet 750 HP sınıfı motor (çift motor konfigürasyonu). Kalkış ve İniş: Otomatik (tam otomatik kalkış/iniş yetenekleri). AKINCI, çok amaçlı görev profili, yüksek faydalı yük kapasitesi ve gelişmiş haberleşme‑sensör entegrasyonu sayesinde istihbarat/keşif, gözetleme, elektronik harp ve taarruz görevlerinde esnek ve etkili bir platform sunar. Savunmasanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri

Teknoloji Haberleri

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi T‑129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri programından elde edilen teknolojik birikim ve saha tecrübeleri temel alınarak, tamamen millî ve yerli imkânlarla geliştirilecek “Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri” projesi başlatılmıştır. Proje, 22 Şubat 2019 tarihinde Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) arasında imzalanan anlaşma ile resmiyet kazanmıştır. SSB himayesinde ve TUSAŞ ana yükleniciliğinde yürütülen bu programın hedefi, GÖKBEY Genel Maksat Helikopteri projesinde de kullanılan alt sistemlerden faydalanarak yüksek faydalı yük, gelişmiş aviyonikler ve düşürülmüş lojistik maliyetiyle yüksek performanslı bir ağır sınıf taarruz platformu ortaya koymaktır. Geliştirilecek helikopter; artırılmış mühimmat kapasitesi, modern hedef keşif/tespit yetenekleri ve sürdürülebilir bakım‑onarım yapısına sahip olacak şekilde tasarlanmaktadır. Temel Özellikler ve Kabiliyetler Mürettebat: 2 kişi. Servis tavanı: 20.000 ft. Azami hız: 172 knot. HOGE kabiliyeti: 6.000 ft, 35 °C’te MTOW koşullarında dikey askı yapabilme. Çalışma çevresi: −40 °C ile +50 °C arasında buzlanma koşulları dahil operasyon yeteneği. Geçe / gündüz operasyon: Tüm görev profillerinde gece ve gündüz kullanılabilirlik. Zırh: 12,7 mm mühimmata dayanıklı zırhlı kokpit ile mürettebat koruması. Mühimmat kapasitesi: Lançerler hariç toplam 1.200 kg taşıma kapasitesi. Silah istasyonları: 6 adet kanat altı istasyonu. Silahlandırma ve Görev Yükleri Helikopterin taşıyabileceği ve entegre edilebilecek silah sistemleri şunlardır: 30 mm (veya opsiyonel 20 mm) top sistemi, Güdümsüz roketler, Güdümlü roketler, Hava‑yer füzeleri, Hava‑hava füzeleri (gerekli muharebe ihtiyaçları için), Serbest düşümlü genel maksat mühimmatları, Radar güdümlü füzeler, Lazer tabanlı silah sistemleri (entegrasyon opsiyonu). Temel Ekipman ve Aviyonik Yapı 4 eksenli otopilot ile hassas uçuş ve manevra desteği, Modüler aviyonik mimarisi sayesinde görev profiline göre hızlı konfigürasyon ve güncelleme imkânı, Hedef tespit radarı (güncel keşif ve hedefleme ihtiyaçlarına göre uyarlanabilir), Gelişmiş hedef tespit sistemi ve sensör füzyonu yetenekleri, Kaska entegre görüntüleme sistemi (HMD/helmet‑mounted), mürettebatın hedef tespiti ve nişanlama kapasitesini artırmak üzere tasarlanmıştır.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0

Tarihten Haberler

Mustafa Kemal Atatürk'e ait olmayan sözler

Eğitim Sistemimizde Gerçeklik Krizi: Atatürk Söylemleri ve Toplumsal Algı Uzun yıllar boyunca Türkiye’deki eğitim kurumlarında, özellikle de ilkokul ve ortaokul düzeyindeki sınıflarda, öğrencilere Atatürk’e ait olduğu iddia edilen ancak toplumun kaba tabiriyle “Çalıntı” TDK tabiriyle ise “Aşırma” diye nitelenen başkasına ait olduğu halde bunu kendine mal etmek gibi birçok söz ve düşünce aktarıldı. Bu sözlerin birçoğu, sorgulanmaksızın ders kitaplarında yer aldı; sınıfların duvarlarını süsleyen panolarda sergilendi, okulların duvarlarına ve büstlere yazıldı. Ancak zaman geçtikçe, bu sözlerin hepsinin Atatürk’e ait olmadığı, hatta başka düşünürlerden veya liderlerden alıntılandığı ortaya çıkmaya başladı. Bu durum, kamuoyunda hem bir şaşkınlık hem de bir güven bunalımına neden oldu.   Bugün geldiğimiz noktada, toplumun çeşitli kesimlerinden insanlar —özellikle de genç kuşaklar— sosyal medya üzerinden bu durumu yüksek sesle sorguluyor. "Türk halkı neden kandırıldı?" sorusu artık sadece münferit bir tepki değil; yaygın ve sistematik bir rahatsızlığın ifadesi hâline gelmiş durumda. Eğitim sisteminin temel görevi bilgi aktarmak, doğruları öğretmek iken; neden tarihsel gerçeklikten sapmalarla dolu bir içerikle karşı karşıya bırakıldığımız sorusu haklı olarak gündemdeki yerini koruyor. Burada esas tartışılması gereken mesele, bu tür yanıltıcı bilgilerin kasıtlı bir ideolojik inşa sürecinin parçası olarak ne amaçlanmaktaydı? Amaçlanan her neyse sonuç olarak toplumun güvenini zedeleyen, bireylerde tarihsel şüphe uyandıran bir boşluk yaratmaktadır.   Toplumun bilgiye daha hızlı ve doğrudan ulaşabildiği günümüzde, bu tür çelişkiler ve tespitler daha görünür hâle gelmiştir. Halk dilindeki bir atasözü ile anlamlandıracak olursak “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” deyimi ortaya çıkmaktadır. Artık gençler sadece öğretmenlerinden veya ders kitaplarından değil; arama motorlarından, dijital arşivlerden, uluslararası kaynaklardan da yararlanarak kendi doğrularını arıyor. Bu ise eğitim kurumlarının sorumluluğunu artırmaktadır. Eğitim sisteminin temel taşlarından biri olan tarih eğitimi, sadece bir ulusun geçmişini öğretmekle kalmaz; aynı zamanda bireyin zihinsel özgürlüğünü, eleştirel düşünme yeteneğini ve ahlaki pusulasını da şekillendirir. Bu nedenle, aktarılan her bilginin doğruluğu, kaynağı ve bağlamı büyük önem taşır. Uydurma ya da doğrulanmamış ifadelerin "mutlak gerçek" olarak sunulması, bireyin bilgiye ve kurumsal yapıya olan inancını sarsar. Sonuç olarak, eğitim sisteminin doğruluk ilkesi üzerine yeniden yapılandırılması, sadece pedagojik değil; aynı zamanda etik bir zorunluluktur. Eğitimde güveni yeniden inşa etmek için, şeffaflıkla hareket eden, kaynak gösteren, araştırmaya dayalı ve eleştirel düşünceyi teşvik eden bir anlayışa ihtiyaç vardır.   İŞTE ATATÜRK’E AİT OLDUĞU ZANNEDİLEN O SÖZLER;   Adalet mülkün temelidir; Bu söz HZ. Ömer’e aittir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir; Bu söz Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau’ya aittir. Köylü milletin efendisidir; Bu söz Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur; Engellilere hakaret bir sözdür ve bu söz Juvénal’e aittir. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir; HZ. Ali’ye aittir. Ya İstiklal ya Ölüm; Şeyh Şamil’e aittir.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Mustafa Kemal Atatürk Manevi Kızı Ülkü'ye Bira İçirirken

Tarihten Haberler

Atatürk 5 yaşındaki manevi kızı Ülkü’ye böyle bira içirmiş

Tarihçi Yazar Mustafa Armağan'dan Gündem Yaratacak Video: Ülkü Adatepe'nin Şaşırtıcı İtirafı! Tarihçi ve yazar Mustafa Armağan, sosyal medya hesabı Twitter üzerinden oldukça dikkat çekici bir videoyu takipçileriyle paylaştı. Geniş yankı uyandıran bu paylaşımda, Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe'nin yer aldığı ve daha önce pek dikkat çekmemiş olan bir TRT röportajının görüntüleri bulunuyor. Söz konusu video, Ülkü Adatepe'nin Atatürk hakkında yaptığı şaşırtıcı bir açıklamayı gündeme taşıyor. Görüntülerde Ülkü Adatepe'nin Ağzından Duyulan Beklenmedik Sözler Mustafa Armağan’ın paylaşımıyla bir anda sosyal medya kullanıcılarının ilgi odağı haline gelen videoda, 2012 yılında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden Ülkü Adatepe'nin, yıllar önce devlet televizyonu TRT’ye verdiği bir röportajda sarf ettiği sözler ekranlara geliyor. Röportajda, Atatürk ile çocukluk yıllarına ait anılarını anlatan Adatepe, pek çok kişinin gözünden kaçan çarpıcı bir itirafta bulunuyor. Ülkü Adatepe: "Atatürk Bana Bira İçirdi" Ülkü Adatepe, TRT ekranlarında yayınlanan röportajında bir fotoğraf albümünü gösterirken, yaklaşık beş yaşlarında olduğu dönemde Atatürk’le birlikte çekilmiş bir fotoğrafa işaret ediyor. Bu özel karede, Atatürk ile birlikte bira fabrikasında bulunduklarını belirtiyor. Daha da dikkat çekici olan açıklama ise, Atatürk'ün o sırada kendisine bira içirdiğini ifade etmesi. Daha Önce De Gündeme Gelmişti, Ancak Göz Ardı Edilmişti Adatepe’nin söz konusu fotoğrafı daha önce bazı tarihçiler tarafından da gündeme taşınmıştı. Ancak iddia, kamuoyunun büyük kesimi tarafından fazla dikkat çekmemiş ve kimi çevrelerce inandırıcı bulunmayarak yalanlanmıştı. Mustafa Armağan’ın bu videoyu yeniden dolaşıma sokması, tartışmaları tekrar alevlendirdi. Bu yeni gelişme, Atatürk’ün özel hayatına dair geçmişte yapılan yorum ve eleştirilerin yeniden tartışmaya açılmasına neden olabilir gibi görünüyor. Ülkü Adatepe'nin itiraflı videosu sonrası sosyal medyada infial oluştu ve Türk gençleri küçücük bir kıza nasıl bira içirilir gibi yorumlarda bulundu ve sorgulanmaya sebebiyet oluştu.    MUSTAFA ARMAĞAN'IN AÇIKLAMA VİDEOSU VE ÜLKÜ ADATEPE'NİN İTİRAFLARI - TIKLAYIN!

Adminator Kasım 24, 2025 0
Türkiye'yi Yahudiler mi Kurdu?

Gündem

Türkiye Yahudi Devleti Olarak Mı Kuruldu? Atatürk Sabetayist miydi?

Türkiye Yahudi Devleti Olarak Mı Kuruldu? Atatürk Sabetayist miydi? Türk Yahudisi ve aynı zamanda İsrail vatandaşı Erroll Gelardin, katıldığı bir programda çarpıcı iddialarda bulundu: “20. asırda dünyada üç Yahudi devleti kuruldu. Rusya, Türkiye ve İsrail.” Bu sözler yalnızca tartışma yaratmakla kalmadı; bu manayla Mustafa Kemal Atatürk’ün de Sabataycı olduğunu iddia ederek gündemi sarstı. Gelardin’in bu açıklamalarının ardında ne var? Türk halkının ihanete uğradığını mı iddia ediyor, Türkiye’de Yahudilerin gücünü mü ima ediyor, yoksa tarihî bir ifşaat mı yapıyor? Sosyal medyada öne çıkan yorumlar, iddiaların ciddiyetini gösteriyor: “Mustafa Kemal neden Yahudi okulunda okutuldu.” “Hocası neden Yahudi Şimon Zvi (Şemsi Efendi) idi?” “Mustafa Kemal, Yahudi Reşit Galip’i Tıpçı olmasına rağmen neden 1925’te mebus, İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Ocakları Reisi, Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri, Türk Dil Kurumu Başkanı ve Eğitim Bakanı yaptı. Neden cumhuriyet ilanı sonrası Türkiye’ye yüzbinlerce Yahudi getirtildi ve Türk isimleri verilerek devletin her kritik yerlerine yerleştirildi” gibi sorular sorulmaya başlandı. Bu yorumlar, Gelardin’in sözlerinin sosyal medyada nasıl yankı bulduğunu gösteriyor. Tartışmalar sadece yorumlarla sınırlı kalmadı; kamuoyunda büyük soru işaretleri oluştu. Buradan hareketle, tarihçilerimiz ve etkili yetkililerin bu iddialara belgelerle açıklık getirmesi elzemdir. Müspet ya da menfi, her türlü belge kamuoyuna sunulmalıdır. Çünkü Türkiye, İslam’ın sancaktarlığını yapmış bir millettir ve bu milletin geçmişi hakkında net bilgilerle aydınlanması, geleceğe güvenle bakabilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Gelardin’in sözleri, sadece bir iddia değil; Türk tarihinin kritik bir dönemiyle ilgili ciddi bir sorgulamayı gündeme taşıyor. Bu nedenle, tarihî belgelerin ortaya konulması ve halkın doğru şekilde bilgilendirilmesi bir zorunluluktur. Gelardin’in sözlerine hiçbir yerden yalanlama gelmedi, ne yetkililerden, ne ünlü tarihçilerden ne de yahudi cemaatlerden bununla ilgili bir yalanlama gelmedi. Acaba bir yalanlama geldiğinde Gelardin’in ortaya belge koyacağından mı çekiniyor? İsrail terör devletinin ileride büyütmek istedikleri işgal devletlerinin Arzı Mevud haritasının içinde Türkiye'nin de yer almasının bu konularla bir alakası var mı? İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Türkiye'nin Osmanlı'ya dönmesine müsaade etmeyeceğiz demesinin bu iddilarla bağlantısı var mı?   SABATAYCILIK NE DEMEK? İspanya’daki baskıdan kaçan Yahudilerin, Osmanlı topraklarına kabul edilişinden sonra oluşan bir dini inançtır… Yahudi topluluklarının geçmişte yaşadıkları sosyo-politik vakaların son bulacağı inancı doğrultusunda, Yahudi din adamı Sabetay Sevi (1626-1676), Tanrı tarafından gönderilen ilahi bir kurtarıcı olduğu iddiasıyla sözde Müslümanlık üzerine belirlediği prensiplerle ‘Dönmelik’ mezhebini kurmuştur. Daha sonra bir sürü sapık sapkın faaliyetlere girmiş ve ardından amacının Yahudileri hareketlendirip bir Yahudi devletini kurulması olduğunu itiraf etmiştir. Sabetay Sevi’nin asıl amacının Yahudileri başka kimliklere büründürüp bu kimlikler altında Yahudileri devletlerin kadrolarına, devlet ve askeriye gibi yerlere yerleşmesini sağlayıp sistematik bir şekilde hayallerindeki Yahudi devleti olan İsrail’in kurulmasına aracılık ve elçilik etmekti. Sabetaycılar ise Sabetay Sevi’nin bu ideolojisini ilham alarak devletlerin kadrolarına sızarak bu eylemi gerçekleştirmeyi ve İsrail devletinin kurulmasına aracılık ve öncülük etmeyi benimsediler. Sabetaycılar böylece devletlerin idarelerine ve askeriyesine sızarak ya hayallerindeki İsrail devletini kurulması istenecekti ya da o devleti içten içe çökerterek kendileri yapacaktı bu işi.  TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
Kızılay Web Banner 728X090

Teknoloji Haberleri

Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA)
Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA)

Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA), Baykar Savunma tarafından milli ve yüksek oranda yerli kaynaklarla geliştirilmiş bir taktik sınıf SİHA platformudur. Türk savunma sanayisinin öne çıkan başarılarından biri olarak kabul edilen Bayraktar TB2, 2014’ten bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri ve bazı müttefik ülke ordularında hizmet vermektedir. STM Banner 2015 yılında silahlandırılan Bayraktar TB2; Türk Kara Kuvvetleri, Türk Deniz Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı gibi kurumlar tarafından operasyonel olarak kullanılmaktadır. Güvenlik güçleri Bayraktar TB2’yi 2014’ten itibaren yurt içinde ve yurt dışında yürütülen terörle mücadele ve taktik görevlerde yoğun şekilde istismar etmiştir. Baykar Savunma tarafından geliştirilen bu taktik SİHA platformu, toplamda 400 bini aşkın uçuş saatine ulaşmıştır. Şirketin ihracat faaliyetleriyle Bayraktar TB2 en az 22 ülkeye ihraç edilmiş; bugüne dek üretilen TB2 sayısının 300’ün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. İhraç edilen bazı ülkeler (örnekler): Katar Libya Ukrayna Polonya Türkmenistan Kırgızistan Fas Azerbaycan Nijer Etiyopya Pakistan Tacikistan Bayraktar TB2, Roketsan tarafından üretilen MAM‑L ve MAM‑C gibi lazer güdümlü mühimmatlarla donatılabilmekte olup; Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve son dönemde Ukrayna’daki muharebe ortamlarında sağladığı operasyonel başarılarla sıkça gündeme gelmiştir. Platform, görev başına azami dört mühimmat taşıyabilmektedir. Bayraktar TB2 Teknik Özellikleri Haberleşme menzili: < 300 km Seyir / Maksimum hız: 70 knot – 120 knot Faydalı yük kapasitesi: 150 kg Faydalı yük (ISR): Değiştirilebilir EO/IR/LD veya çok amaçlı AESA radar seçenekleri Faydalı yük (mühimmat): 4 adet lazer güdümlü akıllı mühimmat (ör. MAM serisi) Yakıt kapasitesi / tipi: 300 litre / benzin Kalkış & iniş: Pist (otomatik) Maksimum kalkış ağırlığı: 700 kg Havada kalış süresi: ~27 saat Kanat açıklığı: 12 m Yükseklik: 2,2 m Uzunluk: 6,5 m İtki tipi: 105 HP içten yanmalı enjeksiyonlu motor Operasyonel / maksimum irtifa: 18.000 ft – 25.000 ft   SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım
ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım

ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım ANKA Projesi’nin ilk aşamasının hedefi; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin keşif, gözetleme, tespit, teşhis ve hedefleme ihtiyaçlarını karşılayacak millî bir insansız hava aracı sistemi geliştirmektir. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ/TAI) tarafından yürütülen proje kapsamında MALE (Orta İrtifa — Uzun Havada Kalış) sınıfında farklı konfigürasyonlara sahip prototipler üretilmiş ve teslim edilerek projenin ilk aşaması tamamlanmıştır. 2019 Ocak ayında ise 10 adet ANKA‑S’nin Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kesin teslimatıyla projenin bir sonraki aşaması ilerletilmiştir. Sistem Tanımı ve Görev Profili ANKA; gece‑gündüz ve kötü hava koşullarında çalışabilen, sabit ya da hareketli hedefleri tespit, teşhis, tanımlama, izleme ve gerektiğinde imha edebilmek üzere tasarlanmış bir görüntü-istihbarat (IMINT) platformudur. Gerçek zamanlı görüntü aktarımı yapabilen ANKA; aşağıdaki faydalı yük seçenekleriyle görev icra etmektedir: Elektro‑Optik gündüz kamerası (EO Day TV) EO / IR (gündüz/kızılötesi) + Lazer Mesafe Bulucu (LRF) & Lazer İşaretleyici (LD) ve Spotter paketleri SAR / MTI / ISAR tipinde radar faydalı yükleri LUMTAS, CİRİT ve MAM‑L gibi güdümlü mühimmat yükleri ANKA, yapısal olarak tamamen kompozit malzemeden tasarlanmış; mono‑blok gövde, sökülebilir kanatlar ve V‑kuyruk düzeni, katlanabilir iniş takımı, yedeklemeli kontrol yüzeyleri, ekipman bölmeleri ve erişim kapakları gibi özelliklere sahiptir. Uçuş kontrol bilgisayarına bağlı sensör parkı; pitot‑statik ve diğer hava verisi sensörleri, entegre GPS/INS (EGI), hareket‑sıcaklık‑basınç algılayıcıları ile uçuş güvenliği ve navigasyon verilerini sağlar. Ayrıca hareketlendiriciler, haberleşme ve tanıtma sistemleri, görev kontrol, kayıt ve izleme birimleri ile çok sayıda arayüz ve kontrol modülü platformda yer almaktadır. Millîlik ve Motor Entegrasyonu ANKA sisteminin üretiminde %90’ın üzerinde yerli imkân kullanılmıştır. PD‑170 (TEI) turbodizel motoru ile uyumlu hale getirilen ANKA, PD‑170 ile uçuş testlerini 2019 yılında gerçekleştirmiştir. Temel Performans Parametreleri Servis irtifası: 30.000 ft (ASL) Havada kalış süresi: 24 saat (tasarım hedefi) Normal seyir hızı: > 75 knot Çevre şartları: Operasyon limitleri; 15 kt yan rüzgar, 20 kt baş rüzgarı ve MIL‑HDBK‑310 ile tanımlanan sıcaklık, nem, yağmur ve buzlanma koşullarını kapsar. Faydalı yük kapasitesi: 250 kg ANKA Konfigürasyonları Projede farklı görev ihtiyaçlarına yönelik A, B, C, S ve I gibi değişik ANKA konfigürasyonları geliştirilmiştir; her biri belirli görev paketleri ve sensör/mühimmat kombinasyonlarına göre özelleştirilebilmektedir. ANKA, millî tasarım‑üretim yeteneklerini sahaya taşıyan bir platform olarak, keşif‑gözetleme ve görev desteği kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmiştir.   SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
ALPAGU (VİHA)
ALPAGU Türk Savunma Teknolojisi (VİHA)

ALPAGU, STM tarafından millî imkânlarla geliştirilen sabit kanatlı, otonom vurucu insansız hava aracı (VİHA) sistemidir. Sistem; sabit kanatlı vurucu İHA platformu, lançer (başlatma aracı) ve yer kontrol istasyonundan (YKİ) oluşan bir çözüm olarak tasarlanmıştır. Asimetrik veya konvansiyonel harp senaryolarında kullanılmak üzere geliştirilen ALPAGU, tek bir er tarafından taşınabilen ve ateşlenebilen bir yapıya sahiptir. Platform üzerinde çalışan gömülü, gerçek zamanlı görüntü işleme ve derin öğrenme algoritmaları sayesinde hem sabit hem de hareketli hedeflere karşı etkinlik gösterebilmektedir. Hedef tespiti ve imha kararları “Man‑in‑the‑Loop” prensibi ile operatör kontrolünde gerçekleştirilir; yani nihai taarruz kararı insana aittir. Kompozit gövde ve özgün aviyonik tasarım ALPAGU’yu hafif ve ergonomik kılar. STM tarafından geliştirilen görev bilgisayarı ile uçuş kontrol sistemi, platformun tam otonom seyrüsefer icra etmesine olanak sağlar. Sistem tekli (TEK‑ER) kullanım için tasarlanmış olmakla birlikte, aynı anda birden fazla lançer ile entegre çalışarak çoklu atış/destek senaryolarında da kullanılabilecek esnekliktedir. ALPAGU, yaklaşık 400 gram ağırlığında harp başlığı taşıyabilen konfigürasyonu ile özellikle antipersonel görevlerinde görev alacaktır. Üzerinde farklı mühimmat ve konfigürasyon seçenekleri geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Mevcut planlama doğrultusunda ALPAGU Vurucu İHA Sisteminin 2022 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması hedeflenmiştir. Başlıca Kabiliyetler Gündüz ve gece etkin operasyon yapabilme Otonom hassas vuruş yeteneği Hareketli hedeflere yönelip isabet sağlama Yüksek performanslı seyrüsefer ve kontrol algoritmaları Tek er tarafından taşınıp kullanılabilme Acil görev modları (yüksek öncelikli/referans görevlerine hızlı geçiş) Gelişmiş elektronik mühimmat emniyeti ile güvenli kurma ve ateşleme mekanizmaları Millî ve özgün gömülü donanım ve yazılım mimarisi Gömülü, gerçek zamanlı nesne tespit, teşhis, takip ve sınıflandırma yetenekleri Teknik Özellikler Menzil: 10 km Görev süresi: 15 dakika Mühimmat (harp başlığı) ağırlığı: ~400 g SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
AKSUNGUR Siha
Adminator Kasım 27, 2025 0

AKSUNGUR, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından ANKA projesinden kazanılan deneyim ışığında geliştirilen, Orta İrtifa — Uzun Hava Kalış (MALE) sınıfında çift motorlu ve yüksek faydalı yük kapasitesine sahip bir insansız hava aracıdır (İHA/SİHA). Sistem, 20 Mart tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Otomatik iniş-kalkış (OKİS) özellikleri kullanılarak yapılan ilk uçuşta 4 saat 20 dakika süreyle havada kalan AKSUNGUR, görev profilinde 30.000 ft irtifaya kadar görev icra edebilecektir. Türk Motor Sanayii A.Ş. (TEI) tarafından geliştirilen iki adet PD-170 milli turbodizel motora sahip olan AKSUNGUR; taarruz, görüntü temelli istihbarat (IMINT) ve aynı zamanda sinyal istihbaratı (SIGINT) görevlerini de yürütebilecek şekilde tasarlanmıştır. Sistemin 2021 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine teslim edilmesi planlanmıştır. AKSUNGUR’un platformunda bulunan 6 istasyon sayesinde aynı anda toplam 24 adet MAM‑L mühimmatı taşınabilmektedir; bu mühimmat yükü altında uçağın havada kalış süresi yaklaşık 12 saattir. Ayrıca platform, ihtiyaç halinde 4 adet Teber‑81 ya da 2 adet Teber‑82 taşıyabilme kapasitesine sahiptir. Bu yüksek mühimmat kapasiteleri, AKSUNGUR’u selefi ANKA sistemine göre önemli ölçüde geliştirmekte ve hava platformlarının üzerindeki yükü hafifleterek F‑16 veya F‑4 gibi uçaklara destek sağlayacak bir rol üstlenmesine imkân tanımaktadır. Teknik Özellikler Motor Tipi: PD‑170 çift turbo dizel Motor Gücü: 2 × 170 HP (Deniz seviyesi, ISA) Kanat Açıklığı: 24 m Azami Kalkış Ağırlığı: 3.300 kg Taarruz / Deniz Karakol Görevi: 750 kg harici yük ile 25 kft’te 12 saat Sinyal İstihbaratı Görevi: 150 kg faydalı yük ile 35 kft’te 24 saat Sistem Özellikleri Tam otonom operasyon kabiliyeti Çift yedekli otomatik uçuş kontrol sistemi Çift yedekli otomatik kalkış ve iniş sistemi Çift yedekli elektrik güç üretim sistemi Çift yedekli şifrelenmiş sayısal veri linki DO‑178B uyumlu yazılım DO‑254 uyumlu donanım Mevcut ANKA İHA sistemleriyle yer kontrol istasyonu ve veri linki uyumluluğu Buzdan koruma sistemi (opsiyonel) SATCOM ile görüş hattı ötesi (BLOS) operasyon esnekliği (opsiyonel) Kötü hava ve GPS karıştırma ortamlarında çalışabilirlik Orta irtifa İHA sistemleri için küçük radar kesit alanına uygun tasarım Yansıma (multipath) etkilerine karşı koruma Düşük RF güç gereksinimi Uzun tespit ve takip menzili Elektromanyetik hücum (EH) koruması Platform‑bağımsız mimari Faydalı Yük Seçenekleri Görüntü İstihbaratı (IMINT): Elektro‑Optik / Kızılötesi / Lazer işaretleyici / Lazer mesafe bulucu kameralar SAR / GMTI / ISAR paketleri Geniş alan gözetleme kameraları Sinyal İstihbaratı (SIGINT): COMINT / DF (haberleşme istihbaratı / yön bulma) ESM / ELINT (elektronik destek / elektronik istihbarat) Deniz Karakol (Maritime): SAR / GMTI / ISAR faydalı yükleri Otomatik Tanımlama Sistemi (AIS) Sonobuoy podu MAD boomu Haberleşme: Uydu haberleşmesi (SATCOM) Personel Yer Tespit Sistemi (PLS) V/UHF radyo rölesi Haberleşme servis podu Silah Seçenekleri: TEBER‑81 (lazer güdümlü Mk‑81) TEBER‑82 (lazer güdümlü Mk‑82) LUMTAS MAM‑L, MAM‑C Cirit HGK‑3 (hassas güdüm kiti) KGK (82) (kanatlı güdüm kiti) Minyatür bomba SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı
Adminator Kasım 27, 2025 0

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı, Baykar Savunma’nın Bayraktar Taktik Blok‑II’den elde ettiği tecrübeler ışığında geliştirilen, ileri düzey teknik kabiliyetleriyle savaş uçaklarının bazı görevlerini üstlenebilen yüksek performanslı bir taarruz dronudur. Kendine has bükümlü kanat tasarımıyla yaklaşık 20 m kanat açıklığına sahip olan AKINCI, çok sayıda mühimmat ve faydalı yük istasyonuna sahiptir. Sistem; yüksek irtifa‑uzun süre (HALE/MALE karışımı görev profili) operasyonu yapabilecek şekilde tasarlanmış olup, 40.000 ft irtifada 24 saat havada kalabilme ve 1.350 kg faydalı yük taşıma kapasitesine ulaşabilmektedir. Taşıyabileceği gelişmiş faydalı yük paketleri arasında elektronik destek podları, uydu haberleşme sistemleri (SATCOM), hava‑hava radarları, engel tespit radarları ve sentetik açıklıklı radar (SAR) gibi sistemler bulunur; böylece hem hava‑yer hem de hava‑hava angajman görevleri icra edilebilir. Çift motorlu tasarıma ve azami kalkış ağırlığı yaklaşık 5.550 kg olan platformun yer testleri motor çalıştırma safhasıyla 01.09.2019 tarihinde başlamıştır. AKINCI için devam eden test ve sertifikasyon faaliyetleri sürmekte olup, sistemin Türk Silahlı Kuvvetleri ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması planlanmaktadır. Gelişmiş Özellikler Tam otomatik seyir ve rota takibi. Dahili sensör füzyonu destekli, hassas otomatik kalkış ve iniş (A‑LAKS) yeteneği. Tam otomatik taksi ve park işlemleri. Yarı otonom uçuş modları desteği. Hata toleranslı, üçlü yedekli sensör füzyonu uygulaması. Çapraz yedekli Yer Kontrol İstasyonu (YKİ) sistemi. Özgün, yedekli servo aktüatör birimleri. Özgün, yedekli lityum tabanlı batarya birimleri. Teknik Özellikler Haberleşme: Çift yedekli SATCOM; çift yedekli LOS (250 km). Azami Kalkış Ağırlığı: ≈ 5.500–5.550 kg. Faydalı Yük Kapasitesi: 1.350 kg. Uçuş Süresi: 24 saat (tasarım hedefi). Uçuş İrtifası: 40.000 ft. Uzunluk: 12,2 m. Kanat Açıklığı: 20 m. İtki Tipi: İki adet 750 HP sınıfı motor (çift motor konfigürasyonu). Kalkış ve İniş: Otomatik (tam otomatik kalkış/iniş yetenekleri). AKINCI, çok amaçlı görev profili, yüksek faydalı yük kapasitesi ve gelişmiş haberleşme‑sensör entegrasyonu sayesinde istihbarat/keşif, gözetleme, elektronik harp ve taarruz görevlerinde esnek ve etkili bir platform sunar. Savunmasanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi
Adminator Kasım 27, 2025 0

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi T‑129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri programından elde edilen teknolojik birikim ve saha tecrübeleri temel alınarak, tamamen millî ve yerli imkânlarla geliştirilecek “Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri” projesi başlatılmıştır. Proje, 22 Şubat 2019 tarihinde Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) arasında imzalanan anlaşma ile resmiyet kazanmıştır. SSB himayesinde ve TUSAŞ ana yükleniciliğinde yürütülen bu programın hedefi, GÖKBEY Genel Maksat Helikopteri projesinde de kullanılan alt sistemlerden faydalanarak yüksek faydalı yük, gelişmiş aviyonikler ve düşürülmüş lojistik maliyetiyle yüksek performanslı bir ağır sınıf taarruz platformu ortaya koymaktır. Geliştirilecek helikopter; artırılmış mühimmat kapasitesi, modern hedef keşif/tespit yetenekleri ve sürdürülebilir bakım‑onarım yapısına sahip olacak şekilde tasarlanmaktadır. Temel Özellikler ve Kabiliyetler Mürettebat: 2 kişi. Servis tavanı: 20.000 ft. Azami hız: 172 knot. HOGE kabiliyeti: 6.000 ft, 35 °C’te MTOW koşullarında dikey askı yapabilme. Çalışma çevresi: −40 °C ile +50 °C arasında buzlanma koşulları dahil operasyon yeteneği. Geçe / gündüz operasyon: Tüm görev profillerinde gece ve gündüz kullanılabilirlik. Zırh: 12,7 mm mühimmata dayanıklı zırhlı kokpit ile mürettebat koruması. Mühimmat kapasitesi: Lançerler hariç toplam 1.200 kg taşıma kapasitesi. Silah istasyonları: 6 adet kanat altı istasyonu. Silahlandırma ve Görev Yükleri Helikopterin taşıyabileceği ve entegre edilebilecek silah sistemleri şunlardır: 30 mm (veya opsiyonel 20 mm) top sistemi, Güdümsüz roketler, Güdümlü roketler, Hava‑yer füzeleri, Hava‑hava füzeleri (gerekli muharebe ihtiyaçları için), Serbest düşümlü genel maksat mühimmatları, Radar güdümlü füzeler, Lazer tabanlı silah sistemleri (entegrasyon opsiyonu). Temel Ekipman ve Aviyonik Yapı 4 eksenli otopilot ile hassas uçuş ve manevra desteği, Modüler aviyonik mimarisi sayesinde görev profiline göre hızlı konfigürasyon ve güncelleme imkânı, Hedef tespit radarı (güncel keşif ve hedefleme ihtiyaçlarına göre uyarlanabilir), Gelişmiş hedef tespit sistemi ve sensör füzyonu yetenekleri, Kaska entegre görüntüleme sistemi (HMD/helmet‑mounted), mürettebatın hedef tespiti ve nişanlama kapasitesini artırmak üzere tasarlanmıştır.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Kızılay Web Banner 950X100

Tarihten Haberler

Daha fazla görüntüle
Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi
Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi

Şapka Dayatması: Ya şapka ya idam! Şapkanın basit bir başlık olmadığını bilen Müslüman halk, Türkiye’nin birçok şehrinde “Şapka takmak istemiyoruz!” diyerek tepkisini ortaya koymuştu. Fakat devlet bu konuda oldukça kararlıydı. Polis ve jandarma, köprübaşlarında, yol ayrımlarında şapka denetimi yapıyor; fesli vatandaşlara müdahale ediyor, zaman zaman silah bile kullanıyordu. Çeyrek asırdır "Tek Adam"ın yönettiği Türkiye’de bakın neler yaşanıyordu! 4 Şubat 2021 tarihinde Çorum Valisi Mustafa Çiftçi'nin, “şapka mağdurları”nın sembol ismi İskilipli Atıf Hoca’yı anma etkinliğine katılması, CHP tarafından sert eleştirilmiş ve “toplumu kutuplaştırma” girişimi olarak tanımlanmıştı. CHP Milletvekili Tufan Köse, bu ziyareti “Suç ve suçluyu övmektir, suçtur” sözleriyle değerlendirmişti. Ancak ardından, “artık değiştik” söylemini benimseyen CHP’nin Kastamonu Belediyesi, “Şapka İnkılabının 99. Yıldönümü Şenliği” düzenlemişti. Sekiz gün süren bu organizasyonun yüksek maliyeti bir kenara, CHP’ye gönül vermiş “şartsız bağışçılar” sayesinde maddi yönü kamuoyundan kaçırıldı. Fakat halkın vicdanında yara bırakan, hafızalardan silinmeyen bu baskıcı uygulamanın, âdeta bir düğün havasında kutlanması; nasıl bir “değişim” anlayışının ürünüydü? O halde CHP’nin bu “şenlik” ile neyi kutladığını hep birlikte inceleyelim: 27 Ağustos 1925 günü Kastamonu gezisi sırasında konuşan Mustafa Kemal, Türk halkının giyim tarzını “altı kaval, üstü şişhane” benzetmesiyle küçümsemiş ve yeni kıyafet anlayışını şu şekilde tarif etmişti: “Ayakta kundura, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve tabii ki bütün bunları tamamlayan siperlikli bir başlık...” Elindeki Panama şapkasını sallayarak, sözlerini daha da netleştirmişti: “Bu serpuşa şapka denir. Buna caiz değil diyenler var. Arkadaşlar, bu yöneliş mecburidir. Bu kadar büyük bir hedef için gerekirse bazı kurbanlar vermek gerekir. Bu önemsizdir!” — [1] Nimet Arslan, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II CHP kadroları bu mesajı açıkça almıştı. 1 Eylül günü Kastamonu’dan Ankara’ya dönen Mustafa Kemal’i karşılayan tüm devlet görevlileri şapka takmıştı. Bu manzarayı gören Mazhar Müfit bile şaşkınlığını gizleyememişti: “Paşa Kastamonu’dan döndüğünde gözlerime inanamadım. Paşa tamam da… Diyanet İşleri Başkanı bile fötr şapka giymişti.” — [2] Mazhar Müfit Kansu, Atatürk’le Beraber Hemen ertesi gün, şapka giymeyi zorunlu kılan 2431 No’lu Bakanlar Kurulu kararı yayımlandı.   “Nesiller Değişinceye Kadar Sıkı Tutmak Lazım!” Devlet, bu konuda işi oldukça sıkı tutuyordu. 22 Ekim 1925’te İzmir dönüşünde Mustafa Kemal’i karşılayan Başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve memurların tamamı talimat doğrultusunda şapkalıydı. İstasyondan Meclis’e kadar dizilen tören grubu da Paşa’yı bu yeni başlıkla selamlıyordu. Ancak Anadolu’nun farklı bölgelerinde tablo başkaydı. Yıllarca süren savaşlardan yorgun düşmüş, yoksullukla mücadele eden millet, bu dayatma karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Şapkanın sıradan bir başlık olmadığını bilen Müslümanlar, “Şapka giymek istemiyoruz!” diyerek protestolara başlamıştı. Buna karşın devlet geri adım atmıyor, polis ve jandarma, kavşaklarda ve köprü başlarında şapka denetimleri yaparak feslileri hedef alıyor, şiddet uyguluyordu. Mustafa Kemal, bu tepkilerin farkındaydı. Bir karşılamada Başbakan’a, “Yobazların şapka konusundaki tutumu nedir?” diye sormuş; İsmet Paşa’nın, “Sinmiş durumdalar, mecburen kabullendiler” cevabına karşılık şu uyarıda bulunmuştu: “Nesiller değişene kadar bu sıkı tutulmalıdır!” — [3] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası   Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi Aynı günlerde İzmir’de, İstiklal Madalyalı Vecihi Hürkuş, kendi ürettiği uçak için uçuş izni talep etmiş; ancak “Devlet bu tayyarenin teknik özelliklerini değerlendirecek durumda değil” cevabını almıştı. Hürkuş, 15 dakikalık başarılı bir uçuşla yeteneklerini kanıtlamıştı. Ancak izinsiz uçtuğu gerekçesiyle hapis cezası verilmiş ve uçağı da elinden alınmıştı! Yine o günlerde İngiltere Musul’a el koyarken, Adalet Bakanı Mahmut Esat’ın öncelik listesinde şapka ilk sıradaydı. Mustafa Kemal’in kendisine danıştığı o kritik anda şu cevabı verdiği anlatılır: “Şapka giymek, bu millet için Musul’u fethetmekten daha önemlidir.” — [4] M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali Bütün bu baskılara rağmen halktan gelen itirazlar dinmeyince, 671 sayılı kanun hazırlanarak 25 Kasım 1925’te kabul edildi. Bu süreçte bazı milletvekilleri, yasa teklifinin insan haklarına aykırı olduğunu belirtmişse de, sonuç değişmedi. Artık şapka giymeyi reddeden herkes İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaktı. — [5] TBMM Zabıtları   Anadolu'da eşi benzeri görülmemiş zulüm Anadolu'da yaşanan şapka zulmünün boyutları tahminlerin ötesindeydi. Jandarma güçleri, özellikle cami önlerinde konuşlanarak şapkasız çıkanları yaka paça karakola götürüyordu. Sivas’ta yasa karşıtı afiş hazırlayanlar, bunları duvara asanlar ve “düşünce birliği yaptığı” iddia edilen kişiler bile tutuklanmıştı. Rize, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Amasya, Samsun, Tokat, Trabzon ve Gümüşhane gibi şehirlerde yüzlerce Müslüman İstiklal Mahkemeleri’nin acımasız kararlarına maruz kalmıştı. Bu mahkemelerde görev yapan CHP’li milletvekilleri, yüzlerce insanı idama mahkûm etmişti. Tüm bu hukuk dışı kararları burada tek tek sıralamak mümkün değil. Ancak bu zulmün simgesi hâline gelen İskilipli Âtıf Hoca’nın yaşadıkları, başlı başına bir ibret vesikasıdır.   Giresun'da Beraat, Ankara'da İdam! İskilipli Mehmed Atıf Hoca’nın 1924’te yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesi, Maarif Vekâleti’nin izniyle yayımlanmıştı. O dönemde henüz “Şapka Kanunu” yürürlükte değildi. Hatta şapka giyenlere bile soruşturma açılıyordu. İstiklal Savaşı’na ciddi katkılarda bulunan Atıf Hoca, kanunun çıkmasından hemen sonra, 7 Aralık 1925 akşamı, İstanbul’daki evinden gözaltına alındı. Bir haftalık sorgulamanın ardından 14 Aralık’ta Giresun’a sevk edildi. — [6] Sadık Albayrak, DİA İstiklal Mahkemesi, Atıf Hoca’yı risaledeki ifadeleri nedeniyle “tahrik” ya da “teşvik” suçlamalarıyla yargıladı. Ancak suç unsuru bulunamayınca beraat kararı verdi. Tam serbest bırakılmak üzereyken “Ankara’ya gönderilsin” emri verildi. — [7] Derin Tarih, Kasım 2013 Asıl mesele, Atıf Hoca’nın hilafet savunusuydu. Ankara’daki ikinci mahkemede Kel Ali, Kılıç Ali ve Reşit Galip’in sorularına karşı etkili bir savunma yapan Atıf Hoca, şu çarpıcı diyaloğu yaşamıştı: Kel Ali: “Başındaki bez parçasını çıkar, onun yerine bu şapkayı tak. Böylece idamdan kurtulursun.” Atıf Hoca: “Arkanızdaki Türk bayrağı da bir bez parçasıdır. Onu indirip yerine İngiliz bayrağı mı asalım?” Bu cevabın ardından Kel Ali, öfkeyle şöyle demişti: “Bu mahkemenin temyizi yok, bunu biliyorsun değil mi?” 3 Şubat’ta savcı, yalnızca üç yıl kürek cezası istemesine rağmen mahkeme, “Cumhuriyeti tağyir” gibi muğlak gerekçelerle Atıf Hoca hakkında idam kararı verdi. — [8] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları, 1926 4 Şubat 1926 sabahı, Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte idam edildi. İnfazdan hemen önce başına zorla şapka geçirilmiş, bu durum onun için idamdan bile ağır bir hakaret olmuştu. Her iki mübarek insanın naaşı, ibret olsun diye üç gün boyunca darağacında bırakıldı. Kastamonu’da yapılan konuşmada öngörülen “kurbanlar”, İskilipli ve Dağıstanlı başta olmak üzere 78 kişiyi bulmuştu. Bugün bazı Kemalist çevreler hâlâ “Kimse şapkadan dolayı asılmadı” diyerek kendilerini savunmaya çalışıyor. Evet, hiçbir mahkeme kararında “şapkaya muhalefet” ifadesi geçmiyor olabilir. Ama halk da, tarih de biliyor ki, bu insanların tamamı “şapka kurbanı”dır. İşte CHP, bugün bu “şapka kurbanları”nı kutlamak için “şenlik” düzenliyor. Ne garip bir ironi! Ve daha da acısı, günümüzde bazı muhafazakâr erkeklerin kasket sevdası, kimi kadınların başörtü üzerine taktığı moda serpuşlar; Atıf Hoca gibi hayatını bu inanç uğruna feda edenlerin kemiklerini sızlatıyor.

Adminator Kasım 26, 2025 0
Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906”  belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor.   Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi Bir Milli Kahramanı Dışlamak Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy. Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti. Sürgün Değil, Sessiz İtiraz 1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi. Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek 1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu. “Onu Sevmek Cesaretti” Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı. Aynı Yolun Yolcuları Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti. Gücü Elinde Tutanın Körlüğü Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor. Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart. Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 25, 2025 0
Kuran Öğretenlere ve Okuyanlara Hapis Cezası
Kemalizm ve Müslümanlara Yönelik Sistematik Zulüm: 1933 Mehmet Resul Efendi Davası

Kemalizm ve Müslümanlara Yönelik Sistematik Zulüm: 1933 Mehmet Resul Efendi Davası 1933… Anadolu’nun bir köşesinde, evinde Kur’an öğreten bir hoca, Mehmet Resul Efendi, suçlu muamelesi görüyordu. Dini eğitim vermek, o dönemde bir “suç” sayılıyor, Müslümanlık adeta cezalandırılıyordu. İstanbul Birinci Ceza Mahkemesi, Mehmet Resul Efendi’nin ders verdiğine dair tek bir delil bulunamadığını saptayarak onu serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu beraat, Kemalizm’in Müslümanlara yönelik baskı ve zulümlerinin yalnızca küçük bir örneğiydi. Peki Mehmet Resul Efendi’yi kim şikayet etti? Cumhuriyet rejiminin ilanından sonra Türkiye’ye yüzbinlerce Yahudi getirildi, bunların önemli kimselerini Devletin kritik noktalarına yerleştirildikten sonra kalan diğer kesimlerini ise şehirlere dağıttılar. Türkiye’nin hemen, hemen tüm yetkilerini ele geçiren Yahudiler, bu sırada diğer Gayrimüslim azınlıkla da kaynaşmıştı ve Türk/Müslüman milletine nefes aldırmamaya kararlıydılar, böylece bitirdikleri düşündükleri İslamiyet ve Müslümanlığın kalan kısmı da ya yok olacaktı, ya da asimile olacaktı. Bu azınlık seferber olup Kuran okunduğu ve öğretildiği şüphelendikleri tüm evleri ve kişileri ifşa ediyorlardı. Müslüman kılığında abdestsiz şekilde Camilere gidip Arapça okunup okunmadığını öğrenmeye ve okunan Camilerdeki İmamları ve Müezzinleri ispiyon edip hapse atılmalarını ve böylece görevlerine son verilmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Yahudi ve diğer azınlık Gayrimüslimler böylelikle İslamiyet’i ve Müslümanlığı içten içe bitireceklerdi, Türk/Müslüman milleti ya yok olacak, ya da asimi olacaklardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İslam’a karşı yürütülen bu sistematik politikalar, açık ve acımasızdı: Hilâfet ilga edildi, İstiklâl Mahkemeleri kuruldu, şapka giymeyenler infaz edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ü bir peygamber olduğu ve adına Atatürk’ün peygamber olduğunu ifade eden ezanlar yazıldı ve bakanlık onaylı kitap veyahut dergilerde basıldı. Müslüman kadınların başörtüleri zorla çıkarıldı; İslam harfleri yasaklandı; ezan, tekbir, kamet, sala ve hutbe Türkçeleştirildi. Kurallara uymayanlar dersdest edildi. Hacca ve umreye gitmek yasaklandı, Ayasofya müzeye çevrildi, cami ve mescitler ahıra dönüştürüldü, tekkeler kapatıldı. Kur’an-ı Kerim’in basılması ve öğretilmesi yasaklandı; vakıflar kapatıldı ve direnenler ağır cezalarla susturuldu ya da infaz edildi. O dönemin Vakit gazetesinde yayımlanan bir haber, bu baskıların boyutunu gözler önüne sermektedir. Haberin başlığı “Arap Harfleriyle Ders” olup şöyle denmektedir: “Evinde Arap harfleriyle ders verdiği noktasından muhakeme edilen Mehmet Resul Efendi aleyhindeki dava, İstanbul Birinci Ceza Mahkemesi’nde dün bitmiştir. Mehmet Resul Efendi’nin ders verdiği sabit olmamış, beraati kararlaştırılmıştır.” Evinde Kur’an öğrettiği için suçlu muamelesi görmek ve Arap harfleriyle ders verdiği gerekçesiyle yargılanmak, Kemalizm’in Müslümanlara karşı sistematik ve planlı bir zulüm uyguladığını göstermektedir. Mehmet Resul Efendi’nin beraatı, baskıların ve yasakların yoğunluğunu değiştirmemiş, yalnızca görünürde bir hukuki sonuç üretmiştir. Kemalizm, genç kuşakların zihnini manipüle ederek bu tarihi gerçekleri unutturmaya çalışsa da, zulüm tarihimiz silinemez. Müslüman toplulukların inanç ve kültürüne uygulanan bu baskılar, yalnızca geçmişin bir parçası değil, aynı zamanda bugünün hafızasında da canlı bir uyarıdır. Bu olay, Müslümanlara ve İslam’a karşı yürütülen sistematik politikaların simgesidir ve tarihin doğru anlaşılması için hatırlanması elzemdir. Kaynaklar: Vakit Gazetesi, “Arap Harfleriyle Ders”, 1933. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, Baha Matbaası, İstanbul, 1962, s.191. Altan Öymen, Değişim Yılları, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2004, s.483–496.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 25, 2025 0
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku"
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku" İddiaları doğru mu?

Bursa Nutku Üzerine: Tarihî Bir Konuşmanın Arka Planı Son zamanlarda sosyal medyada yaygınlaşan ve asıl amacının toplumu ayrıştırmak olduğu ve iç karışıklığa sebep veren yanlış bir girişim olduğu konuşulan ve tartışılan “elle, taşla, sopa ve silahla” içerikli “Bursa Nutku” halk tarafından, Atatürk böyle bir söylemde nasıl bulundu diye sorgulanmalara başlandı. Bu nutkun iç karışıklıklara ve iç savaşa kadar gidebileceğini ve binlerce ocağın sönebileceği bir nutuk olduğu düşünülen ve bir devlet liderinin buna sebep olmaması gerektiğini düşünen Türk halkı bu olaya inanmak istememektedir. 6 Şubat 1933 akşamı, Bursa’da Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki heyet için düzenlenen bir akşam yemeğinde yapıldığı iddia edilen ve kamuoyunda "Bursa Nutku" olarak bilinen konuşma, hem tarihsel hem de siyasal açıdan önemli bir tartışma konusu olmuştur. Bu konuşmanın, Bursa’da Türkçe ezan okunmasına karşı gerçekleşen protestolar üzerine Atatürk’ün duyduğu rahatsızlıkla ortaya çıktığı ileri sürülür. Söz konusu konuşma, ilk kez olaydan 14 yıl sonra, gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in 1947 tarihli "Atatürk'e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra" adlı eserinde yayımlanmıştır. Ancak konuşmanın kamuoyu tarafından geniş biçimde duyulması, 20 Haziran 1949’da İzmir'de gerçekleştirilen Demokrat Parti 2. İl Kongresi’nde Celal Bayar’ın metni Şeref Balkanlı’ya okutmasıyla gerçekleşmiştir. Bu tarihten itibaren Bursa Nutku sıkça gündeme gelmiş, hem tarihsel gerçekliği hem de içeriği açısından geniş çaplı tartışmalara yol açmıştır. Konuşmanın gerçekten Atatürk tarafından yapılıp yapılmadığı konusunda farklı iddialar ortaya atılmıştır. Bazı çevreler, metnin Atatürk’e ait olmadığını ve bu tür ifadelerin kamu düzenini zedeleyebilecek unsurlar taşıdığını ileri sürmüşlerdir. Hatta metni bastıran ve yayan kişiler hakkında “halkı kanunlara karşı kışkırtma” suçlamasıyla hukuki süreçler başlatılmıştır. Ancak yargı süreci kapsamında Türk Tarih Kurumu’na yapılan resmi başvuru neticesinde konuşmanın gerçek olduğu sonucuna varılmış, ayrıca dönemin gazetelerinde de konuşmaya ilişkin haberlere rastlanmıştır. Bursa Nutku’nun bağlamı, Cumhuriyet’in erken döneminde yürütülen dinî reform çalışmalarıyla yakından ilişkilidir. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Azınlık gayrimüslimlerin Arapçadan rahatsız duymalarıyla başlayan ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi tartışmaları, Cumhuriyet’in laikleşme politikaları kapsamında somut uygulamalara dönüştürülmüştür. Bu çerçevede, 1932 yılının Ramazan ayında Türkçe ezan okunması yönünde bir uygulama başlatılmış; ancak bu uygulama, toplumun bazı kesimlerinden sert tepkiler almıştır. Bu tepkilerin en belirgin olanı, 1 Şubat 1933’te Bursa Ulu Cami'de yaşanmıştır. O gün görevli müezzin, Türkçe ezan okumayı reddettiği için görevine gelmemiş, yerine cemaatten Topal Halil adlı bir kişi Arapça ezan okumuş, Tatar İbrahim adlı başka bir kişi ise Arapça kamet getirmiştir. Olay yerindeki bir sivil polisin müdahalesi sonrası cemaat içinden bir grup, tekbirler eşliğinde yürüyüşe geçmiş, Vilayet binası önünde Arapça ezanın tekrar serbest bırakılmasını talep etmiştir. Eylem polis tarafından dağıtılmış, çok sayıda kişi gözaltına alınmış, ardından bazı yargı ve din görevlileri görevlerinden uzaklaştırılmıştır.   Söz konusu yürüyüşün ardından Çekirge yolu üzerindeki bir köşkte verilen akşam yemeğinde, olayın gençler tarafından daha önce bastırılabileceği ancak emniyet ve adliyeye güven nedeniyle beklenildiği şeklinde bir yorum yapılması, Atatürk'ün büyük tepkisine neden olmuştur. Bu ifadenin ardından Atatürk’ün söz alan kişiyi keserek sert bir konuşma yaptığı ve bu konuşmanın daha sonra "Bursa Nutku" olarak anılmaya başlandığı ifade edilmektedir.   İŞTE HALK TARAFINDAN BÜYÜK TEPKİ ÇEKEN “BURSA NUTKU” “Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. genç, ‘polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. mahkeme onu yargılayacaktır. yine düşünecek, ‘demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ diyecek. onu hapse atacaklar. yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. diyecek ki, ‘ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. araya girişimde ve eylemimde haklıyım. eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’ İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!”

Adminator Kasım 25, 2025 0
Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip Kimdir?
Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip ve Atatürk

Yahudi okulunda eğitim gören, İstanbul Tıp mezunu olarak hayatını sürdürürken Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal tarafından yıldırım hızıyla 17 Mart 1923 senesinde sahaya sürülen Türklük ile alakası olmayan Yahudi Reşit Galip Kimdir? Yahudi Reşit Galip Mustafa Kemal’in bir projesi olarak, Osmanlı ve Hilafetin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı sonrası sahaya sürülecek ve kendisine büyük görevler verilecekti. Peki günü geldiğinde Mustafa Kemal’e posta koyacak, meydan okuyacak duruma kadar gelen Yahudi Reşit Galip hangi görevlerde bulundu ve neler yaptı? Osmanlı devletinin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılması ardından güçlerini dışa vurmaya başlayan Yahudiler/Sabetayistlerin bir örneği olan Reşit Galip, Yahudi geleneklerine göre büyük işler başaracaktı. Atatürk, Reşit Galip'i önce kaymakam ve sonrasında vali yapmayı düşünmüşse de General İzzetin Çalışlar'dan boşalan milletvekilliği koltuğuna, yapılan ara seçimle, Reşit Galip'i getirmeyi daha uygun bulmuştu. Galip'in meclise girmesi ile Ankara siyasetindeki fırtınalı dönem de başlamıştı. Doğu'da başlayan Şeyh Sait İsyanı sonrası kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi'nin meşhur azalarından biri de Reşit Galip olmuştu.  Atatürk ile Reşit Galip’in konusunu ve ilişkisini burada bitiriyoruz ve yeni başlık atıyoruz.   Türk Olmayan Yahudi Reşit Galip’in ve Irkdaşlarının Sinsi Oyunları İstiklal Mahkemelerinde görev alan Yahudi Reşit Galip birçok Türk/Müslüman ismin tasfiyesinde son derece önemli bir rol oynayacaktı. Reşit Galip kendisine verilen talimatlar doğrultusunda Türk/Müslüman birçok kişiyi tasfiye etti ve böylece İstiklal mahkemeleri merhamet üzerine hareket etmeyecekti. Reşit Galip Yüzbinlerce Türk/Müslüman halkın idam edilmesinde önemli görev aldı. Reşit Galip aynı zamanda Türkçe Ezan zulmünün ve Arapça (Kuran) yasağının da mimarisi tam bir Kafir/Siyonist Yahudi idi. Yahudi Reşit Galip Türk Ocaklarının başına geçerek oradaki Türk/Müslümanları tasfiye ederek Yahudileri ve diğer azınlık gayrimüslimleri yerleştirdi. Ardından yapılması gereken daha önemli görevleri olması sebebiyle Türk Ocaklarını tasfiye ederek kapatmıştır. Reşit Galip Türk Tarih Kurumunun başına geldi ve oradaki etkili Türk tarihçileri tasfiye edip yerlerine yine Türk olmayan tarihçiler doldurdu ve böylece Türk tarihini neredeyse yok durumuna getirerek kendi uydurdukları yalan bir tarih yazdırdı. Reşit Galip daha sonra Türk Dil Kurumunun başına geldi ve Hakiki Türkçeyi neredeyse yok etti ve diğer birçok dillerin gerisine bıraktı. Oysaki çok zengin bir Türkçe dili ve bütüm bilimlere ışık tutan önemli kelimeler, kuramlar ve kavramlar vardı. Reşit Galip hedeflerine, inançlarına ve sinsi oyunlarına hızla koşturuyor.. Yahudi Reşit Galip, bir Yahudi nasıl bir hırs ve ihtirasla gözü dönmüşçesine ormanlardaki Çakallar gibi yaralı bir canlıyı parçalamaya çalışıyorsa öyle saldırıyor. Böylece Yahudi Reşit galip Milli Eğitim Bakanı oldu. Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanlığı etki alanlarına, bütün Üniversitelere, İl Milli Eğitim müdürlüklerine, devlet okullarına ve Yayınevlerine varana kadar başta Yahudiler olmak üzere gayrimüslim zümreyi yerleştirdi. Böylece bir Müslüman/Türk nasıl dinsiz olur, nasıl asimile edilir, iki bin yıllık tarihini nasıl unutur, nasıl ikinci bir Yahudi yapılabilir ya da nasıl bir Yahudi kölesi haline getirilir Milli Eğitimdeki Türk/Müslümanları önce tasfiye etti, daha sonra okulların müdürlüklerine, ve birçok öğretmenlere kadar Yahudi ve diğer gayrimüslim azınlıkları başa getirerek hepsini ortak amacını yerine getirmiş oldu. Ve son olarak da, Milli Eğitim Bakanı iken bir taraftan Müslümanları bölmek ve kavgalı hale getirmek için, diğer taraftan ise Yahudilere ve diğer gayrimüslim azınlıklara sahiplenmeleri için ANDIMIZ’ı bir kalkan olarak bıraktı. Yahudiler ve diğer gayrimüslim azınlıklar Türk rolüne girerek Türkiye’yi yöneteceklerdi, bütün kararları kendileri uygulayacaktı, Orduda General, Devlette Bakan, Emniyette Müdür, Şehirlerde Vali ve Kaymakam olacaklardı ve bunu başardılar ayrıca bunu yıllarca sürdürdüler. Devletin tüm kritik yerlerinde bu azınlıklar vardı. Bu azınlıklar Türkiye'nin bütün kritik noktalarında varlıklarını sürdürdüler. İsrail devletinin kuruluşunda katkıları ve faaliyetleri var mıydı, Türkiye devletinin Askeri, Bürokrasi, diplomasi gücünü İsrail'in kuruluşu için kullandılar mı, kurulan İsrail devletini korumak ve varlığı üzerindeki tehditler için devletimizin  tüm imkanlarıyla bir faaliyette veya hazırlığında bulundular mı? İsrail devletinin büyümesinde/İşgalinde engel teşkil edecek diğer devletlere bir engel veya gözdağı oldular mı, İsrail’in büyümesi ve işgalin devamı için etkileri oldu mu? Bunlar yasalar ve kanunlar sebebiyle iddia olmamak kaydıyla tüm şüpheleri üzerine çekmiyor değildir. İlk defa çok partili seçimde Türk/Müslüman halkın oylarını alarak Başbakan olan ve ilk seçimde başa gelen Adnan Menderes'i yerleştirdikleri hakim ve savcılarının asılsız iddiaları ve suçlamalarıyla idam edecek kadar, milli partileri kapatacak kadar, içerideki kendinden olan Askeri zümre ile darbeler yapacak kadar, çok partili seçimler sonrası iktidar olamamalarına rağmen içerideki rütbeli askerleriyle darbe tehdidinde bulunacak ve darbeleri gerçekleştirecek kadar, Türk askerinin kapalı annesini, eşini, ordunun düzenlediği yemek etkinliklerine, yemin törenlerine sokmayacak kadar, Üniversitelere almayacak ve Üniversitede kapanıp birincilikle bitiren genç kızlara diplamalarını vermeyecek kadar güce kavuşan bu azınlık hepsi bir Reşit Galip ve onun gibi birçokların eseridir. Soru 1; Okulunu Tıp olarak bitiren (Şaibe var) Reşit Galip, neden bu büyük torpille hiçbir zaman sağlıkçı veyahut abartacak olursak bir sağlık bakanlığı görevinde bulunmadı da…..? Soru 2; Yahudi Reşit galip İstiklal Mahkemelerinde bir başkan konumuna yükseldi? Soru 3; Yahudi ve aynı zamanda Türk olmayan Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Ocaklarının başına geçti? Soru 4; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Tarih Kurumunun başına geçti? Türkiye’de güvenilecek bir tane Türk kalmamış mıydı? Soru 5; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Türk Dil Kurumu’nun başına geçti? Türkiye’de Türkler yok muydu? Soru 6; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Eğitim Bakanı oldu ve Eğitim sistemimizi Yahudi geleneklerine göreneklerine göre yapıp çocukları zehirledi? Soru 7; Kendi Irklarından başka hiçbir Irk’ı tanımayan ve kendi köleleri gibi gören Yahudilerin bir ferdi olan Yahudi Reşit Galip neye istinaden Irkçılık aşılayan ve milletlerin arasına nifak ve fitne sokan ANDIMIZ’I icat etti ve okullarda neden zorla okutuldu? Mustafa Kemal Atatürk ve Reşit Galip Arasındaki Gerilim Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Türkiye’de yalnızca toplumsal yapıda değil, bireysel düzeyde de büyük bir dönüşüm yaşandı. Yeni rejimin sağladığı ayrıcalıklar ve güç dengeleri, dönemin Yahudi ve gayrimüslim azınlık unsurlarına ve onların içinden yükselen kimi şahıslara önemli bir özgüven ve cesaret kazandırdı. Bu özgüven dalgasından nasibini alanlardan biri de, dönemin dikkat çeken figürlerinden biri olan Yahudi Reşit Galip idi. 1932 yılı, onun Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadığı tarihi sürtüşmeyle hatırlanacaktı. Sofrada Başlayan Gerilim Olay, Atatürk’ün ünlü sofralarından birinde gerçekleşti. İçkiyi fazla kaçıran Reşit Galip, sofrada bulunan dönemin Millî Eğitim Bakanı Esat Sagay’ı sert bir biçimde eleştirmeye başladı. Ona, devrimlere yeterince sahip çıkmamakla, hatta “ihanetle” suçlayacak kadar ileri gitti. Atatürk, Sagay’a büyük bir hürmet besliyordu; bu nedenle Reşit Galip’in sözleri, sofradaki dengeyi ve saygı atmosferini bozmuştu. Uyarı niteliğinde bir söz söyleyerek Galip’in susmasını istedi. Ancak bu uyarı, genç bakan adayının küstahça karşılık vermesine neden olacaktı. “Burası Milletin Sofrasıdır!” Atatürk’ün uyarısına karşı Reşit Galip’in sözleri tarihe geçti: “Burası milletin sofrasıdır, kovulmamalıyım. Kendimi iyi hissediyorum, kalkmam!” Bu sözler, hem Atatürk’e meydan okuma anlamı taşıyor hem de sofradaki hiyerarşik düzeni yıkmaya dönük bir özgüveni yansıtıyordu. Bunun üzerine Atatürk, bir çare düşünerek, sofradakilere dönüp şu cümleyi kurdu: “O hâlde biz kalkalım, masayı Beyefendiye bırakalım.” Sofra bir anda boşaldı ve Reşit Galip masada tek başına kaldı. O an, herkesin zihninde Reşit Galip’in siyasi hayatının sona erdiği düşüncesi yer etti. Ancak yaşanacaklar bunun tam tersini gösterecekti. İnatla Yükselen Bir İsim Kısa bir süre sonra Esat Sagay görevinden istifa etti. Herkesin şaşkın bakışları arasında Millî Eğitim Bakanlığı görevine, sofrada Atatürk’e kafa tutan Reşit Galip getirildi. Bu atama, Atatürk’ün insan ilişkilerindeki pragmatik yönünün ve bazen çatışma yaşayan isimleri bile sistemin içine çekme stratejisinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Tartışmalı Reformların Mimarı Reşit Galip, yalnızca bakanlık koltuğuna oturmakla kalmadı; aynı zamanda Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine de getirildi. Bu dönem, birçok tartışmalı uygulamanın başlangıcı olacaktı. Reşit Galip’in öncülüğünde “Andımız” yazıldı, Türk Tarih Tezi geliştirildi ve Türk Ocakları kapatıldı. Bu uygulamalar, dönemin milliyetçilik anlayışını keskinleştiren, ancak toplumun bazı kesimlerinde de ciddi rahatsızlık yaratan adımlar olarak tarihe geçti. Sonuç Reşit Galip’in Atatürk ile yaşadığı bu sürtüşme, sadece bir sofra tartışması değildi; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ideolojik çatışmaların, güç mücadelelerinin ve kişisel hırsların da bir yansımasıydı. Atatürk’ün otoritesiyle Galip’in iddialı karakteri arasındaki bu gerilim, yeni kurulan devletin içinde şekillenen farklı fikirlerin ne denli keskin sınırlarla ayrıldığını da göstermektedir.   ANDIMIZ İLE İLGİLİ NECMETTİN ERBAKAN ELEŞTİRİSİ Merhum Başbakanlardan Necmettin Erbakan bir konuşmasında metni şöyle eleştirecekti; Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine, 'Türküm, doğruyum, çalışkanım.' Sen bunu söyleyince, öbür taraftan da Kürt kökenli bir Müslüman evladı, 'Ya öyle mi, ben de Kürt'üm, daha doğruyum, daha çalışkanım' deme hakkını kazandı. O Meclis yarın inananların eline geçecek. Bütün bu haklar kan dökülmeden verilecek. Necmettin Erbakan, bu sözleri sonrası "halkı din, ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" gerekçesiyle 10 Mart 2000'de bir yıl da hapis cezasına çarptırıldı. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN ANDIMIZ AÇIKLAMASI Yasaklandıktan sonra Türk ismine bürünmüş Yahudilerin yine ortalığı karıştırarak körüklediği ve tartışmalara konu ettikleri andımız ile ilgili Erdoğan’ın açıklamaları. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Reşit Galip ve Ant'ımız ile ilgili şu ifadeleri kullanacaktı; Andımız geride bıraktığımızı sandığım bir konuydu. 2013'te bunu çözmüştük. Danıştay yetki aşımı yaparak maalesef bu düzenlemeyi iptal etmiştir. Türkiye'yi hak etmediği bir tartışmanın içine sürükleyen bu karar, eski hastalıkların yaşadığını gösteriyor. Tek parti CHP'si döneminde başlatılan uygulamayı hala sürdürmeyi çalışmak yanlıştır. Andın ilk halini Türk Ocaklarını kapatmasıyla, üniversitelerini perişan etmesiyle bilinen tıp doktoru Reşit Galip yazmıştır. Türkçe ezan zulmünün de mimarıdır. Milletimizin en etkili andı İstiklal Marşı'dır. Bunun dışında bir and tanımıyoruz, tanımayacağız. Reşit Galip, öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. Oysa Türk Ocaklarının tasfiyesi, üniversite reformu, Türk Tarih Tezi, Türkçe ezan, Andımız ve daha birçok tartışmalı uygulamanın altında onun imzası bulunuyordu. TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr

Adminator Kasım 25, 2025 0
Mustafa Kemal Atatürk Türk Müziğini Neden Yasakladı?

Aşık Veysel’in Sazını Kırdılar 1934’te Türk Müziğine Radyo Yasağı: Aşık Veysel’in Sazı Kırıldı, Halk Dışlandı. Aşık Veysel’i gördüklerinde her defasında sazını kıran yetkililerin Aşık Veysel’i ite kaka kovmuşlar. Aşık Veysel korkudan aylarca dağda yaşadı ve merkeze inmemişti. Türk Müziği neden yasaklandı? Mustafa Kemal’in Batılılaşma politikaları çerçevesinde 2 Kasım 1934’te alınan kararla, geleneksel Türk müziğinin radyolarda çalınması yasaklandı. Bu yasak, dönemin Türk halkı üzerinde derin etkiler yarattı ve yıllar sonra sinemada eleştirildi. Atatürk çalınan Türk müziğine şiddetle sinirlendi ve karşı çıktı. Atatürk döneminde, Batılılaşma gerekçesiyle 2 Kasım 1934 tarihinde geleneksel Türk müziğinin radyoda çalınmasını yasaklamıştır. Türk müziği yayınlarının radyodan kaldırılmasına gerekçe olarak bazı kaynaklar o tarihlerde Eyüp Musiki Derneği'nin diğer Batı müziği topluluklarının da yer aldığı bir etkinlikte Türk müziği ekibinin geleneksel kıyafetler içinde bu konsere çıkılmasına Mustafa Kemal Atatürk'ün aşırı bir şekilde sinirlenerek "çağdaş bir ulusla böyle bir musiki icra ve sunuş anlayışının bağdaşmayacağı" düşüncesini beyan etmesi ve ardından (5816) Kanun engeli! Türk müziği radyolardan ve halk arasından da kaldırılmıştır. Söz konusu bu olaylar o dönemdeki gazete manşetinde de yer almıştır. Arka plandaki diğer etkenler. O dönemde Türk Müslüman halkı hakir görülmüş, her yerden dışlanmış ve yurtdışından Türkiye’ye getirilen Yahudiler ve Hıristiyan vatandaşlar musikinin icra edildiği yerlerde Türklerin yerlerini almışlardır. Öyle ki hakir görülmeler, aşağılanmalar Aşık Veysel’in dayak yemesine, sazının kırılmasına ve şehirden kovulmasına kadar devam etmiştir. Bu sansür, Sinan Çetin'in yönettiği “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” adlı 2008 yapımı kısa filmde mizahi bir dille eleştirilmiştir. TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr

Adminator Kasım 23, 2025 0
Atatürk'ün İspanyol Yahudisi olduğu iddiası

Osmanlı İmparatorluğu zamanında Mustafa Kemal Paşa Osmanlı'ya bağlı askerken iken II Abdülhamt'e ve Osmanlı yönetimine karşı Şam'da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurmuştu. Daha sonraları Milli Mücadele başlatması için Sultan Vahdettin tarafından kendisine yetki verildiğinde ise o yetkiyle Milli Mücadeleyi başlatacaktı. Mustafa Kemal Paşa daha sonra Osmanlı'yı kabul etmeyerek BMM kurdu daha sonra (TBMM) oldu. (Sultan Vahdetin tarafından Mustafa Kemal'e yakalanma kararı çıkarılmıştı) Mustafa Kemal Osmanlı hükümetini kabul etmemişti ve bir taraftan İstanbul Hükümeti diğer taraftan Ankara Hükümeti adeta iki farklı devlet olmuştu. Mustafa Kemal Lozan Antlaşmasını imzaladıktan ve Osmanlının bir çok şeyini tasfiye ettikten sonra kendi İnkılaplarını uygulamaya başlamıştı.. Osmanlının tasfiyesi, yerine Cumhuriyetin ilanı, ardından Hilafetin kaldırılması, Devletin dini İslam'dır ibaresinin kaldırılması, Ayasofya caminin Cami'den çıkarılması, Ezanın Türkçeleşmesi, Kuran - Namaz dahil, ibadetin Türkçeleştirilmesi ve Arap alfabesinin tamamen yasaklanması ve kanun olarak suç sayılması, Türkiye sınırlarının yenilenmesi ve şimdiki sınırlara çekilmesi üzerine Avrupa'da, Batıda çok büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Atatürk'ü kahraman Çağdaş, Batıcı, Laik, Devrimci bir Lider olarak kabul ettiler. Batıda/Avrupa'da hemen hemen bütün devletlfrden Atatürk'e övgüler yağdı ve gazetelerde de Atatürk için Türklerin başına geçen bir Yahudi manşetleri atıldı, bir çok Ünlü Yahudi kitaplarında kendisinin adı yazıldı ve En Ünlü Yahudiler kitaplarında da kendisi için de bir Sayfa açıldı.  Başta Yahudi okulu sahibi Şemsi Efendi, asıl ismi Şimon Zvi olan Atatürk'ün hocası ve Yahudiler Atatürk'ü çok severdi fakat biz Tevhid-i Efkar olarak Atatürk'ün Yahudi olduğunu iddia edemeyiz..   ALINTI YAZI;   1) Osmanlı'dan bugüne kadar tartışmalı bir dinî azınlık olan Yahudilik. 2) Şemsi Efendi, asıl ismi (Şimon Zvi)’nin torunu Ilgaz Zorlu’nun itirafları. 3) Yahudileri toplayıp eğiten ve aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün de hocası da olan Şemsi Efendi, asıl ismi (Şimon Zvi)’nin torunu Ilgaz Zorlu, Türkiye’deki Yahudileri, Sebataycıları ve faaliyetlerini anlatıyor.   Osmanlı'dan günümüze dek sürekli tartışma konusu olan, haklarında çeşitli iddialar ileri sürülen bu dinî azınlık ve onların gizemli yoluna ait ritüeller, ilk dönemlerinde olduğu gibi bugün de merak uyandırmaya devam ediyor. Asıl meseleyi ilginç hâle getiren ve tartışmaların odağında tutan şey ise, bu grubun takındığı "özel" ve sır dolu tutumdur. Tarih boyunca ne tam anlamıyla Yahudi oldular, ne de dışarıya yansıttıkları şekilde gerçek bir Müslüman kimliğine büründüler. Kendi iç dünyalarında sürdürdükleri gizli ve sembolik ritüellerle, Kabala merkezli, mesihçi bir Yahudi cemaati olarak varlıklarını korudular. Görünürde yok gibi olsalar da, farklı bir boyutta aktif olarak yaşamlarını sürdürdüler. Buna rağmen bu yapıların varlığına dair tartışmalar bugüne dek süregeldi. "Selanikliler", "Dönmeler" ya da özgün adlarıyla "Sabetaycılar" hâlâ varlıklarını sürdürüyorlar mı? Bu soruya Yahudi cemaatinden ve Hahambaşılıktan bugüne dek net bir yanıt verilmedi; verilmek de istenmedi. Görüşlerine başvurduğumuz Musevî toplumunun önde gelen isimleri bu yapıyı ya reddediyor ya da yok saymayı tercih ediyor. Üstelik artık böyle bir cemaatin işlevini kaybettiğini ve toplum içindeki etkinliğinin kalmadığını da özellikle vurgulama gereği hissediyorlar. Mustafa Kemak Atatürk'ün Sabetayist hocası Yahudi Şimon Zvi Mezarı. Yahudi Mezarlığı. Üç buçuk asırlık sır perdesini yırtan kitap Peki, 1666 yılından bu yana süregelen bu inkâr ve yok sayma tavrı daha ne kadar devam edebilirdi? Nitekim devam etmedi. Sabetaycı yapının içinden çıkan Ilgaz Zorlu, yazdığı kitapla bu örtüyü yırtarak tüm ezberleri bozdu. Zorlu’nun kitabının başlığı adeta meydan okuyordu: "Evet, Ben Selanikliyim - Türkiye Sabetaycılığı". Kitap yayımlandıktan kısa süre sonra geniş çevrelerde konuşulmaya başlandı. Herkesin merak ettiği soru ise şuydu: Bu kişi kimdi ve Türkiye’nin en büyük tabularından biri olan bu konuda nasıl böyle açık yürekli bir eser kaleme alabilmişti? Üç yüz yılı aşkın süredir bozulmadan korunan bu gizlilik geleneğini niçin sorgulama gereği duymuştu? Ilgaz Zorlu’nun içeriden biri olarak yazdıkları, yıllardır M. Ertuğrul Düzdağ ve M. Şevket Eygi gibi yazarların köşelerinde dile getirdiği iddiaları büyük ölçüde teyit eder nitelikteydi. Bu veriler gösteriyor ki, Sabetaycılar geçmişte olduğu gibi bugün de bilinçli ve sistemli bir şekilde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedir. Gerçek rahatsızlık: Kimlik çelişkisi Meseleyi rahatsız edici kılan unsur; içten başka, dıştan başka görünmek, yani İslami terminolojiyle "münafıklık" sayılabilecek bir tavır alışıdır. Ilgaz Zorlu da, içinde yaşadığı bu ikiyüzlü yapıyı sorgulamaktadır. Tarih boyunca Sabetaycılar, Yahudilerin içimizdeki temsilcileri gibi algılanmış; son yüzyılda ise Batılılaşma sürecinin birçok temel hamlesinin arkasında etkin roller üstlendikleri düşünülmüştür. Mason localarında önemli pozisyonlar elde etmiş, dışarıdan Müslüman isimlerle anılsalar da iç dünyalarında farklı inanç çizgilerini takip etmişlerdir.   Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan ilk açık tartışma Sabetaycılık hakkındaki ilk ciddi ve aleni tartışma 1924-1925 yıllarında yaşanmıştı. Selanikli Karakaşzâde Mehmed Rüşdü’nün ifşaatlarıyla başlayan bu tartışma, bir yıl sonra Rüşdü’nün tüm söylediklerini geri çekmesiyle sonuçlanmıştı. Ancak yaklaşık yetmiş yıl sonra Ilgaz Zorlu’nun kitabı, Karakaşzâde’ninkilerle kıyaslanamayacak derecede samimi ve kapsamlı açıklamaları içeriyor. Görünen o ki, 332 yıldır süregelen sır perdesi bu eserle büyük ölçüde aralanmış, ve bu konu artık ciddi akademik araştırmalara zemin hazırlayabilecek bir seviyeye ulaşmıştır.   İçeriden gelen bir itiraf Şemsi Efendi’nin altıncı kuşaktan torunu olan Ilgaz Zorlu, 1969 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kitabında, yaşanan bu ikiyüzlülüğün artık sona ermesi gerektiğini ve cemaatin dışa açılmasının bir zorunluluk olduğunu ifade etmektedir. Zorlu’nun eserinin kapağında, Meleklerin âhir zamanda döneceğine inanılan Sabetay Sevi’ye mesihlik tacı takıldığına dair bir gravür yer almaktadır. Eserde, "Sabetaycılık ve Yahudilik", "Sabetaycılık ve Osmanlı mistisizmi", "Sabetaycılık ile Masonluk ve Kabala'nın mistik evreni" gibi başlıklar altında derinlemesine incelemeler bulunmaktadır. Yazarı göz önüne alındığında, bu konulara ilgi duyan herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğu açıktır.   500. Yıl Vakfı yöneticisinin çarpıcı açıklamaları Bu konuyla ilgili en dikkat çekici gelişmelerden biri, haftalık Aksiyon dergisinin 181. sayısında yaşandı. 500. Yıl Vakfı’nın önde gelen isimlerinden Harry Ojalvo, dergiye verdiği röportajda 350 yıllık sessizliği bozarak Türkiye’de yaklaşık bir buçuk milyon Sabetaycı bulunduğunu dile getirdi. Ojalvo şöyle diyordu: “Yahudi kökenli olarak Sabetay Sevi devrinden gelmeyiz. Mesela bugün Dışişleri Bakanı olan İsmail Cem İpekçi de Sebati’dir. Coşkun Kırca da öyle. Pek çok kişi vardır. Hatta çoğu kişi ‘sen oradan gelmiyor musun?’ dediğinde, kendisi bile farkında değildir. Ama bu öyle bir kök ki, gizlenemez. Her şey ortadadır.” (Aksiyon, 23-29 Mayıs 1998, sayı: 181, s. 13) Ilgaz Zorlu ile kitabı ve kişisel deneyimi hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşi gösteriyor ki, bu kitap sadece bir iç hesaplaşma değil; aynı zamanda Türkiye’de uzun yıllardır konuşulamayan bir konunun gündeme taşınması anlamına geliyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün İsrail'deki büstlerinden bir tanesi.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 23, 2025 0
Açlık ile Pençeleşen Türk Halkına Kedi Eti Yiyin Dendi

Bakın bakalım 1923 ile 1950 yılları arasındaki aç kalmış Türk halkına 1929 yılında ne tavsiye edildi. Müslüman Türk devleti (Devleti Aliye) ismiyle bilinen Osmanlı imparatorluğu yıkıldığında dünya derin bir nefes aldı. Kutlamalar yapıldı, törenler düzenlendi, Avrupa ve batı üç gün boyunca bayram kutladı.. Bu süreçte bütün Avrupa ve diğer batı devletler ve devlet liderleri büyük kahraman Mustafa Kemal’i tebrik etmişti. Dünyadaki kutlamalar bitmiyordu. Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’ye getirilen ve Türk ismi verilen yüzbinlerce Yahudiler ve diğer gayrimüslimler de bu büyük sevince ve mutluluğa ortak oldular. Hatta Yunanistan liderleri ve onun gibi birçok büyük dünya liderleri Mustafa Kemal’i yerinde tebrik etmek için aileleriyle birlikte gelmişlerdi.   Türkiye'de Balolar düzenlenmişti ve birbirlerinin eşlerinin kollarına girip karşılıklı iltifatlarda bulunup danslar yapıldı ve birbirlerine en samimi şekilde yakından temas etme ve etkileşimde, iletişimde bulunma fırsatına nail olmuşlardı. Yapılan balolarda, Yahudiler, Hıristiyanlar, Ermeniler ve Rumlar çok mutluydu. Özgürlük vardı, Moda vardı. Osmanlıdan kalma Türk milleti ise ne yazık ki çağdışı kaldığı için güya.. Neymiş, aç kalmış. Tok olmak senin neyine? Git kedi ye, at eti ye, eşek eti ye, hayvan leşi ye.. Ama bunu onlara bir şekilde anlatmak lazımdı. Sokaklarda kedileri toplayın kesin yiyin demeleri gerekirdi. Neymiş, kazançlarının yarısından fazlasına devlete vergi olarak veriyorlarmış, aç kalıyorlarmış. Sesli düşünce; Sahi kendilerine kedi yiyin, hasta atları, eşekleri, leşleri yiyin diyen yetkililere neden koyunumuz, ineğimiz kalmadı. Buyurun vergi olarak size kedi veriyoruz demediler ki? Akıllarına gelmemiştir, ya da bunu diyebilmek için yürek yemeleri lazımdı, ama süpürge tohumu yemek zorunda kalan Türk milleti o zaman yüreği nereden bulacaklardı. Şaka mı hayır efendim gerçek.. Maalesef yöneticiler gazeteler ve gazetedeki elemanları üzerinden bu tavsiyelerde bulunurlardı. Çünkü halk gerçekten aç idi ve durumu en iyi olan Türk’ün ise bir tane sığırı var, mecbur kalıp onu da yerse ne vergi verebileceklerdi ne de balolardaki içki masraflarını çıkarabileceklerdi, ne de devletin her yerini ele geçirmiş.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
İsrail'deki Atatürk Büstü ve Ormanı Tartışma Yarattı

İsrail’deki Atatürk Büstü ve Ormanı Sosyal Medyada Tartışma Yarattı Son günlerde sosyal medyada yayılan İsrail’deki Mustafa Kemal Atatürk büstü ve Atatürk Ormanı, kullanıcılar arasında büyük tartışmalara yol açtı. Bazı kullanıcılar bunu doğrularken, bazıları inanmakta zorlanıyor. Son zamanlarda sosyal medyada yayılan Mustafa Kemal Atatürk’ün İsrail’deki büstü ve üzerinde yazılan yazı, sosyal medya kullanıcılarını adeta ikiye bölmüş durumda. Kimileri öyle bir şeyin olamayacağına inanırken, kimileri de bunu resim ve kaynaklarla doğrularken, Türk halkının kafasında “İsrail’de Atatürk büstü neden olur?” diye soru işaretleri oluşmaktadır.   İsrail’de Atatürk Büstü Peki İsrail’de Atatürk büstü var mı ve üzerinde ne yazıyor? 🇮🇱 Yehud-Monosson’daki Atatürk Anıtı: 2007 yılında İsrail’in Yehud-Monosson şehrinde, Türkiye’den göç eden Yahudi toplumu tarafından kurulan Arkadaş Derneği’nin bahçesine dikilen bu büst, İsrail’deki Atatürk anıtlarından bir tanesidir. Altında şöyle yazıyor: "Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Bütün Türk Milleti ve Türkiye’yi seven İsrail halkı sana ebediyen minnettar kalacaktır. ARKADAŞ"   İsrail’de Atatürk Ormanı İsrail’de bir de Atatürk Ormanı bulunmaktadır. İsrail’in Kermil Dağı'nın güney kesiminde yer alan, adını Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ten alan bir dikili ormandır. Tel Aviv ile Hayfa arasında bulunan orman, 1953 yılında Türkiye'den gelen yahudiler tarafından çorak araziye dikildi. Orman, 1953 yılında İsrail'e göç eden Türk Yahudileri tarafından kuruldu. Çorak bir dağın üzerine ağaçlar dikildi. İsrail Devlet Başkanı Yitzhak Ben-Zvi ve Türkiye Büyükelçisi Şefket İstinyeli'nin de katıldığı ve her ikisinin o gün ormana ağaç diktiği bir açılış töreni düzenlendi. Tartışmalar ve Soru İşaretleri Sosyal medyada büyük tartışmalara ve kafa karışıklığına yol açan İsrail’deki Atatürk büstü ve Atatürk Ormanı, beraberinde pek çok soru işaretiyle sosyal medyayı meşgul etmeye devam ediyor. Atatürk’ün ölümünden 10 yıl sonra kurulan İsrail devleti ve İsraillilerin Mustafa Kemal Atatürk’e neden minnettar olduğu soruları da bu tartışmaların merkezinde yer alıyor. Sosyal medyadaki paylaşımın altına İsrail bayrağını koyan bir kullanıcının, “Biz İsrail devletini, Osmanlı zamanında Filistin cephesinde alay komutanı olarak görev alan Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz.” yorumu ise tartışmalarla birlikte insanların kafalarındaki soru işaretlerini daha da artırdı. Biz Tevhid-i Efkar olarak o yorum sahibini şiddetle kınıyoruz. Çok ayıp etmiş. (5816) TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr

Adminator Kasım 23, 2025 0
Türkiye'yi Yahudiler mi Kurdu?
Türkiye Yahudi Devleti Olarak Mı Kuruldu? Atatürk Sabetayist miydi?

Türkiye Yahudi Devleti Olarak Mı Kuruldu? Atatürk Sabetayist miydi? Türk Yahudisi ve aynı zamanda İsrail vatandaşı Erroll Gelardin, katıldığı bir programda çarpıcı iddialarda bulundu: “20. asırda dünyada üç Yahudi devleti kuruldu. Rusya, Türkiye ve İsrail.” Bu sözler yalnızca tartışma yaratmakla kalmadı; bu manayla Mustafa Kemal Atatürk’ün de Sabataycı olduğunu iddia ederek gündemi sarstı. Gelardin’in bu açıklamalarının ardında ne var? Türk halkının ihanete uğradığını mı iddia ediyor, Türkiye’de Yahudilerin gücünü mü ima ediyor, yoksa tarihî bir ifşaat mı yapıyor? Sosyal medyada öne çıkan yorumlar, iddiaların ciddiyetini gösteriyor: “Mustafa Kemal neden Yahudi okulunda okutuldu.” “Hocası neden Yahudi Şimon Zvi (Şemsi Efendi) idi?” “Mustafa Kemal, Yahudi Reşit Galip’i Tıpçı olmasına rağmen neden 1925’te mebus, İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Ocakları Reisi, Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri, Türk Dil Kurumu Başkanı ve Eğitim Bakanı yaptı. Neden cumhuriyet ilanı sonrası Türkiye’ye yüzbinlerce Yahudi getirtildi ve Türk isimleri verilerek devletin her kritik yerlerine yerleştirildi” gibi sorular sorulmaya başlandı. Bu yorumlar, Gelardin’in sözlerinin sosyal medyada nasıl yankı bulduğunu gösteriyor. Tartışmalar sadece yorumlarla sınırlı kalmadı; kamuoyunda büyük soru işaretleri oluştu. Buradan hareketle, tarihçilerimiz ve etkili yetkililerin bu iddialara belgelerle açıklık getirmesi elzemdir. Müspet ya da menfi, her türlü belge kamuoyuna sunulmalıdır. Çünkü Türkiye, İslam’ın sancaktarlığını yapmış bir millettir ve bu milletin geçmişi hakkında net bilgilerle aydınlanması, geleceğe güvenle bakabilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Gelardin’in sözleri, sadece bir iddia değil; Türk tarihinin kritik bir dönemiyle ilgili ciddi bir sorgulamayı gündeme taşıyor. Bu nedenle, tarihî belgelerin ortaya konulması ve halkın doğru şekilde bilgilendirilmesi bir zorunluluktur. Gelardin’in sözlerine hiçbir yerden yalanlama gelmedi, ne yetkililerden, ne ünlü tarihçilerden ne de yahudi cemaatlerden bununla ilgili bir yalanlama gelmedi. Acaba bir yalanlama geldiğinde Gelardin’in ortaya belge koyacağından mı çekiniyor? İsrail terör devletinin ileride büyütmek istedikleri işgal devletlerinin Arzı Mevud haritasının içinde Türkiye'nin de yer almasının bu konularla bir alakası var mı? İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Türkiye'nin Osmanlı'ya dönmesine müsaade etmeyeceğiz demesinin bu iddilarla bağlantısı var mı?   SABATAYCILIK NE DEMEK? İspanya’daki baskıdan kaçan Yahudilerin, Osmanlı topraklarına kabul edilişinden sonra oluşan bir dini inançtır… Yahudi topluluklarının geçmişte yaşadıkları sosyo-politik vakaların son bulacağı inancı doğrultusunda, Yahudi din adamı Sabetay Sevi (1626-1676), Tanrı tarafından gönderilen ilahi bir kurtarıcı olduğu iddiasıyla sözde Müslümanlık üzerine belirlediği prensiplerle ‘Dönmelik’ mezhebini kurmuştur. Daha sonra bir sürü sapık sapkın faaliyetlere girmiş ve ardından amacının Yahudileri hareketlendirip bir Yahudi devletini kurulması olduğunu itiraf etmiştir. Sabetay Sevi’nin asıl amacının Yahudileri başka kimliklere büründürüp bu kimlikler altında Yahudileri devletlerin kadrolarına, devlet ve askeriye gibi yerlere yerleşmesini sağlayıp sistematik bir şekilde hayallerindeki Yahudi devleti olan İsrail’in kurulmasına aracılık ve elçilik etmekti. Sabetaycılar ise Sabetay Sevi’nin bu ideolojisini ilham alarak devletlerin kadrolarına sızarak bu eylemi gerçekleştirmeyi ve İsrail devletinin kurulmasına aracılık ve öncülük etmeyi benimsediler. Sabetaycılar böylece devletlerin idarelerine ve askeriyesine sızarak ya hayallerindeki İsrail devletini kurulması istenecekti ya da o devleti içten içe çökerterek kendileri yapacaktı bu işi.  TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
Mustafa Kemal'in Özel ve Lüks Yatı
Mustafa Kemal Atatürk'ün Dünyanın En Büyük ve Lüks Yatı Savarona

Tarih 1931. Dünyanın en büyük, en lüks ve en pahalı yatı olan Savarona denize inmişti. Yatı sipariş veren ise bugünümüzün Bill Gates’in zenginliğinden kat kat zengin bir iş insanı olan Emily Roebling Cadwalader isimli kadındı.. Türkiye Cumhuriyetinin halkı her ne kadar süpürge tohumu yerse de, her ne kadar açlıktan kırılsa da bu trajik durumu Dolmabahçe Sarayındaki içkili, danslı, şaşalı balolarla resim vererek modern olduğumuzu izah edip halkın trajedisini örtebiliyorduk. Fakat balolarla olmayacaktı bu iş! Dünyanın en lüks yatına ihtiyacımız vardı. Sene 1934 Kılık Kıyafet kanununu çıkarılacaktı. Türkiye Cumhuriyetinde kendilerine büyük pay bulan Jön Türkler olarak isimlendirilen Yahudi tüccarlar bundan haberdardı ve kendi örf adetleri olan Şapkaları Türkiye’de satılacaktı. Bu nedenle Yahudi tüccarlar şapkaları daha önce hazırlamaya koyulmuşlardı ve günü geldiğinde karaborsa da satacaklardı.   Neyse ki 1934 yılında Kılık kıyafet kanunu çıktı (Şapka devrimi) bu kafirlerin (düşmanlarımızın) şapkasıdır biz bunu giymeyiz diyenlere Allah rahmet eylesin on binlerce insan asıldı. Asılmak istemeyenler de haklıydı kabul ettiler ve bir şapkaya bir inek vererek hem kelesini kurtardı hem neslimizi kurtardı. Yahudi tüccarlar karaborsayı oluşturmuştu. Bir Şapkaya Bir İnek. İnek vermezse şapka alamayacak ve asılacak garibim atalarımız. Neyse bu iş tamamdı.   Sahi nerde kalmıştık. Şimdi dünyanın en büyük, en lüks, en pahalı yatını hak etmedik mi şimdi biz? Zengin Yahudi’li, Hıristiyan’lı, Yunanlı, Ermenili böyle içkili şaşalı balolarla nereye kadar? Artık dünyanın en büyük, en lüks ve en pahalı yatı bizim Gazi beyin olmalıydı. Görüşmeler başlandı ve ne mutlu dünyanın en büyük, en lüks ve en pahalı yatı artık atamızındı. Ve bu Savarona yatı 1938 yılındaki 80 yaşında yamalı çiftçinin atası olan 57 yaşındaki Mustafa Kemal Atatürk’ün yatıydı. İçinde, hamamı ve altın kaplama küvetli banyosu olan Savarona yatı artık Paşanındı. Bütün Türk halkı derin nefes almıştı. Atatürk o kadar hasretti ki Savaronaya neredeyse 50 gün boyunca o yattan kara parçasına inmedi ve bütün misafirleri ve etkinlikleri orada devam ettirmeye başlamıştı. Artık dünyanın gözünde biraz daha büyümüştük. Ama ne yazık ki Atatürk hastalanınca doktorlar artık yattan inmesini ve Dolmabahçe Sarayında istirahat etmesi gerektiğini söylemişti ve öyle de oldu. Savarona yetim kaldı, öksüz kaldı.   🛳️ Savarona Yatı – Özellikleri ve Tarihçesi Yapım Yılı: 1931 Tersane: Blohm & Voss, Hamburg (Almanya) Sipariş Eden: Amerikalı milyoner Emily Roebling Cadwalader Uzunluk: Yaklaşık 136 metre Genişlik: 16 metre Ağırlık (Deplasman): 5.700 ton civarında Hız: Maksimum 18 knot (yaklaşık 33 km/saat) Menzil: Yaklaşık 9.000 deniz mili Malzeme: Gövdesi çelikten, iç dekorasyonu abanoz, maun ve mermer gibi lüks malzemelerden yapılmıştır.   ⚓ Tarihi ve Atatürk Dönemi 1938 yılında Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tarafından satın alınmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Savarona’yı kısa bir süreliğine resmî devlet yatı olarak kullanmıştır. Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’na geçmeden önce son günlerini geçirdiği yerlerden biridir. O dönemde gemi, dünya standartlarında en lüks ve teknolojik donanıma sahip yatlardan biriydi.   💠 Tasarım ve Donanım Geminin iç tasarımı Art Deco tarzındadır. 30’dan fazla lüks süit, sinema salonu, kütüphane, Türk hamamı, altın kaplamalı banyo küveti gibi detaylar bulunur. Döneminin en ileri deniz teknolojisiyle donatılmıştır. 2010’larda yapılan yenileme çalışmalarında yat tamamen restore edilmiştir; hem klasik görünümünü hem de modern güvenlik sistemlerini koruyacak şekilde güncellenmiştir. 🇹🇷 Sonraki Dönem Atatürk’ün vefatından sonra uzun süre kullanılmadı. 1950’lerde Türk Donanması tarafından eğitim gemisi olarak kullanıldı. 1979’da çıkan büyük bir yangında hasar gördü, daha sonra yeniden restore edildi. 1989 yılında iş insanı Kahraman Sadıkoğlu tarafından kiralanarak tamamen yenilendi. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na ait olup, zaman zaman devlet misafirlerini ağırlamak veya uluslararası organizasyonlarda temsil aracı olarak kullanılmaktadır.     TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Zıplamayan Tayyipçi Ritüeli
Zıplamayan Tayyipçi Ritüeli ile Verilen Mesaj Nedir?

Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinden bu yana, Orta Doğu’nun kaderini derinden etkileyen en önemli olaylardan biri Filistin topraklarının işgalidir. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarını paylaşma planının bir parçası olarak, bölgedeki bazı iş birlikçi unsurların da yardımıyla Filistin’i fiilen işgal etmiş ve bu bölgeye sistematik şekilde Yahudi yerleşimlerini başlatmıştır. Bu süreç, 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla sonuçlanmış; ancak bu tarihten günümüze kadar bölgede dinmeyen bir kan ve gözyaşı süreci yaşanmıştır. Filistin topraklarında yaşanan çatışmaların merkezinde yalnızca toprak meselesi değil, aynı zamanda emperyal güçlerin çıkar hesapları ve bölgeyi şekillendirme politikaları da yer almaktadır. İsrail Devleti’nin kuruluşundan itibaren izlediği politika, Filistinlilerin varlığını yok sayan, onları göçe ve katliamlara mecbur bırakan bir yapıda olmuştur. 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan saldırılar ise, bu tarihsel sürecin en kanlı örneklerinden birini oluşturmuştur. İsrail, bu tarihten itibaren kadın, çocuk ve yaşlı demeden binlerce sivilin hayatına kastetmiş, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarını açık biçimde ihlal etmiştir. Bu durum, modern tarihin en büyük sivil katliamlarından biri olarak nitelendirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Ekim sonrasında yaşanan bu trajediye karşı uluslararası kamuoyuna açık ve net mesajlar vermiştir. Erdoğan, Hamas’ı bir terör örgütü olarak değil, Filistin halkının meşru savunma gücü ve siyasi temsilcisi olarak değerlendirdiğini ifade etmiştir. Bu açıklamalar, Batılı ülkelerdeki İsrail yanlısı lobilerin tepkisini çekmiş; Türkiye içinde de bazı kesimler tarafından eleştirilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Filistin davasına olan desteğini kararlılıkla sürdürmüş, “iki devletli çözüm” vurgusunu her platformda dile getirmiştir. İsrail ise bu süreçte Türkiye’ye karşı doğrudan ve dolaylı mesajlar vermeye devam etmiştir. PKK, DAEŞ, Suriye Demokratik Güçleri (SDK) gibi örgütler üzerinden Türkiye’ye yönelik tehditler artırılmış; aynı zamanda medya, ekonomi ve siyaset alanlarında çeşitli manipülasyon girişimlerinde bulunulmuştur. Bu strateji, Türkiye’nin Orta Doğu’daki bağımsız politikalarını baltalamaya yönelik uzun soluklu bir girişim olarak değerlendirilebilir. Zıplamayan Tayyipçi hakaretleri ile Yahudi Ritüeli. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Libya’ya, Suriye’ye, Azerbaycan’a nasıl girdiysek oraya da gireriz” sözleri, Türkiye’nin gerektiğinde askeri ve diplomatik gücünü Filistin meselesinde de kullanabileceğine işaret eden güçlü bir mesaj olarak algılanmıştır. Bu açıklamanın ardından İsrail’in, Türkiye’deki bazı siyasi hareketler aracılığıyla dolaylı mesajlar verdiği iddia edilmiştir. Özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin bazı söylemleri ve sokak eylemleri, bu bağlamda dikkat çekici bulunmuştur. Kamuoyunda “zıplama eylemi” olarak bilinen, Yahudi dini ritüelleriyle CHP seçmeninin “Zıplamayan Tayyipçi” sloganları eşliğinde zıplayarak Tayyip Erdoğan’a ve ailesine küfür etmesi gibi bazı protesto biçimleri, toplumsal hassasiyetleri derinden etkilemiş ve bu olaylar Türkiye iç siyasetinde geniş yankı uyandırmıştır. İsrail terör devleti ve hükümeti açık, açık CHP ve Seçmeni üzerinden Türkiye devletine, hükümetine ve milletine böylece “Zıplama” gibi Yahudi dini ritüelleri üzerinden mesaj vermeye mi çalıştı? Türkiye’de Türk isimleri altında kendini gizleyen on binlerce Türk vatandaşı siyonist Yahudiler, Türk devletine ve milletine meydan okumaktan vazgeçmeyecekler mi? Sorularını sürekli akıllarda canlı tutmaktadır. Sonuç olarak, Filistin meselesi üzerinden İsrail’i sürekli mağdur bir devlet gibi gören ve Hamas’a terör örgütü diyen CHP ve CHP yandaşı Filistin’e düşmanlıklarıyla bilinen bazı medya mensupları, gazeteciler ve ölen on binlerce Filistinli kadın ve çocuklar için tek kelime bile etmeyen, İsrail’i kınamayan bazı ünlülerin de bu saldırıları ve duyarsızlığı akıllara çok derin soru işaretleri de beraberinde getirmektedir.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan VI Vahdettin
VI Vahdettin Kimdir - Hayatı - Biyografisi

VI. Mehmed, 4 Ocak 1861’de doğdu ve 1918’de Osmanlı tahtına çıktı. Tahta çıktığı dönemde I. Dünya Savaşı sona ermişti ve Osmanlı içeriden parçalanmış, ihanete uğramış ayrıca büyük bir çöküş içindeydi. Saltanatı, Mondros Mütarekesi ve İtilâf devletlerinin içerideki bazı paşaları da satın alarak İstanbul’u işgali ile şekillendi. Millî Mücadele’ye tam destek verdi fakat sadece halkına güvendi; Mustafa Kemal Paşa ve millî hareketle doğrudan çatışmaya girmedi. Saltanat, 1 Kasım 1922’de TBMM kararıyla kaldırıldı ve VI. Mehmed vahdettin tehdit edilerek yurt dışına gitmeye zorlandı. Dönemi, Osmanlı’nın son yılları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öncesi uğradığı ihanetlerle anılır. VI. Mehmed (Vahdeddin) – Kısa Notlar Doğum: 4 Ocak 1861, Dolmabahçe Sarayı. Anne-Baba: Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistü Kadınefendi. Çocukluğu: Altı aylıkken babasını, dört yaşında annesini kaybetti; üvey annesi Şâyeste Hanım tarafından büyütüldü. Eğitim: Özel hocalardan ders aldı, Fâtih Medresesi’nde bazı derslere devam etti. Yaşam yeri: Ağabeyi II. Abdülhamid’in hediye ettiği Çengelköy köşkünde padişah oluncaya kadar yaşadı. Veliaht ilanı: 1 Şubat 1916, Yûsuf İzzeddin Efendi’nin intiharı sonrası Osmanlı tahtının vârisi oldu. Temsil: 1916 Avusturya-Macaristan, 1917 Alman imparatoru cenaze ve davetlerinde padişahı temsil etti. Tahta çıkış: 3 Temmuz 1918, Sultan Mehmed Reşad vefat etti; VI. Mehmed adıyla tahta çıktı (daha çok Vahdeddin olarak anıldı). I. Dünya Savaşı Sonu ve Mütareke Dönemi Barış ve hükümet: Talat Paşa hükümetini bırakıp Ahmed Tevfik Paşa’ya hükümet kurdurdu (Ekim 1918). Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafı: 7 Ekim 1918, barıştan başka çare kalmadığını bildirdi. Mondros Mütarekesi: 30 Ekim 1918, Rauf Bey başkanlığında Türk heyeti tarafından imzalandı. İttihatçılar ve müttefikler: Kaçışlarına göz yumduğu ve hükümet müdahalesi ile I. Dünya Savaşı sonrası barış şartlarını hafifletmeye çalıştı. Meclis-i Meb‘ûsan feshi: 21 Aralık 1918, olağanüstü mahkemeleri ve mutlakiyetçi yönetimi destekledi. İngiliz ve Fransız Etkisi, Millî Mücadele Öncesi Hükümet değişiklikleri: Tevfik Paşa hükümeti ile İngilizler’in desteklediği İttihatçı karşıtı politikalar uygulandı. Damad Ferid Paşa: 4 Mart 1919, Millî Mücadelecileri engellemek için sadârete getirildi. Mustafa Kemal Paşa’nın görevleri: Dokuzuncu Ordu müfettişliğine tayin edildi (30 Nisan 1919). Millî Mücadele ve İşgaller İzmir’in işgali: 19 Mayıs 1919, hükümet değişti, milliyetçileri destekleyen kabine kuruldu. Erzurum ve Sivas Kongreleri: 23 Temmuz – Eylül 1919, millî hareket başladı; padişah ile ilişkiler koptu. Anadolu ile iletişim: Mustafa Kemal Paşa padişahla haberleşme imkânı buldu (Ekim 1919). İşgaller ve İstanbul Politikası İstanbul işgali: 16 Mart 1920, İtilâf devletleri İstanbul’u resmen işgal etti, milliyetçi liderler tutuklandı. Meclis açılışı ve tepkiler: 12 Ocak 1920, padişah hastalığını bahane ederek katılmadı; millî hareketi tanımadı. Kuvâ-yi Milliye ve Kuvâ-yi İnzibâtiyye: 18 Nisan 1920, karşılıklı güç gösterileri. Saltanatın Kaldırılması Büyük Millet Meclisi: 23 Nisan 1920, Ankara’da toplandı; milletin temsilcisi olarak ilân edildi. Sevr Antlaşması: 10 Ağustos 1920, Damad Ferid Paşa imzaladı, padişah tasdik etmedi. Saltanatın kaldırılması: 1 Kasım 1922, TBMM kararı; hilâfet yeni şartlarla Türkiye Devleti’ne bağlandı. VI. Mehmed’in tepkisi: Saltanattan sonra İstanbul’u terk etmeye karar verdi; haremden dışarı çıkmadı ve hutbede adı okunmadı.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
V Mehmet Reşat Kimdir - Hayatı - Biyografisi

V. Mehmed Reşad (Sultan Reşad) Biyografisi V. Mehmed, 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’un Çırağan Sarayı’nda doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi ise Gülcemal Kadınefendi’dir. Saray gelenekleri çerçevesinde yetiştirilen V. Mehmed, Arapça, Farsça ve çeşitli şer‘î bilgilerle donatıldı. Gençlik yıllarını babasının ve amcası II. Abdülaziz’in padişahlıkları sırasında serbest bir ortamda geçirdi. Ancak kardeşi II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasıyla birlikte veliaht konumuna yükselen V. Mehmed, saray gözetimi altında bir yaşam sürmek zorunda kaldı. Kendisinden önceki iki padişahın tahttan indirilmiş olmasının getirdiği korku ve endişe, genç şehzadeyi derinden etkiledi. Bu dönemde yaşadığı kısıtlılık ve gözetime rağmen, padişah olma yolunda sabırla bekledi. V. Mehmed, 27 Nisan 1909 tarihinde, Otuzbir Mart Vak‘ası’nın ardından İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin çoğunlukta olduğu Meclis-i Umûmî-yi Millî tarafından tahta çıkarıldı. Tahta çıkışında, Harbiye Nezâreti’nde gerçekleştirilen biat merasiminde halkın ve devletin refahı için çalışacağını ifade etti. Şeriat, Kanun-ı Esasî ve meşrutiyet ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden padişah, Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa’nın istifasını kabul etmeyerek devlet yönetiminde istikrar sağlama çabalarını sürdürdü. Biat merasiminde halk tarafından genellikle Sultan Reşad olarak anılsa da resmî unvanı Beşinci Mehmed idi. Tahta çıktığında altmış beş yaşında olan Sultan Reşad, hükümdarlığının dokuz yılını büyük siyasî ve ekonomik buhranlar içinde geçirdi. On defa hükümet değişikliği yaşandı; her yeni hükümet de bir öncekinin çözümleyemediği sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldı. Anayasal düzene göre yürütme yetkisi sadrazama ait olduğundan, padişahın siyasî rolü sınırlıydı. Bu durum, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin siyasî hayatın merkezini ele geçirmesiyle birleşince, Sultan Reşad, saltanatın sembolik bir figürü konumuna düştü. Hükümetler üzerinde doğrudan bir etkisi olmasa da, halkla ilişkiler ve sosyal hayata katkılar konusunda aktif bir tutum sergiledi. İstanbul ve çevresindeki gezileri sırasında halkla doğrudan temas kurdu, eğitim ve hayır kurumlarına destek sağladı. Sultan Reşad’ın hükümdarlığında İttihat ve Terakkî Cemiyeti, ülke yönetiminde baskın bir rol oynadı. Meşrutiyet rejiminin ilanından sonra ortaya çıkan siyasî karmaşa, Anadolu ve Balkanlar’da çeşitli isyanlara yol açtı. Padişah, Rumeli’ye yaptığı gezilerle halkla temas kurmayı ve farklı din ve etnik gruplar arasında Osmanlı kardeşliği bilincini güçlendirmeyi amaçladı. Ancak İttihatçılar’ın merkeziyetçi ve tahakkümcü politikaları nedeniyle Sultan Reşad, siyasî müdahale imkanını büyük ölçüde kaybetti. Trablusgarp Savaşı (1911) ve ardından Balkan Savaşları sırasında ülke ciddi krizlerle karşılaştı. Bu dönemde Sultan Reşad, sadrazam değişiklikleri ve hükümet krizleriyle sıkça muhatap oldu; Meclis-i Meb‘ûsan’ın feshi ve yeniden açılması gibi anayasal düzenlemeler, çoğu kez onun kontrolü dışında gerçekleşti. V. Mehmed’in hükümdarlığı, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında daha da karmaşık bir hâl aldı. İttihat ve Terakkî’nin etkisi altında ülkenin savaşa sürüklenmesi, padişahın siyasî yetkilerini sınırlandırdı. Buna rağmen Sultan Reşad, hilafet makamını koruyarak halkı moral ve dini temele dayalı bir birlik bilinciyle yönlendirmeye çalıştı. Savaş sürecinde İstanbul’un işgal tehlikesiyle karşılaşması ve müttefik devletlerin temsilcilerini ağırlaması, onun diplomatik görevlerini yansıtan son önemli etkinlikler arasında yer aldı. Padişahın kişisel yaşamı da oldukça disiplinli ve manevi ağırlıklıydı. Tasavvufa ilgisi, Mesnevî okumaları ve şiir yazma alışkanlığı, gençliğinde Mevlevîliğe intisap etmesiyle başladı. Çanakkale Zaferi üzerine yazdığı gazel, dönemin şairleri tarafından takdirle karşılandı. Ayrıca Konya Karapınar’da yaptırdığı cami ve sosyal hayır faaliyetleri, onun toplumsal duyarlılığını göstermektedir. Sağlık sorunları ve özellikle şeker hastalığı, son yıllarında etkinliğini sınırladı; 3 Temmuz 1918’de vefat ederek Eyüp’teki türbesine defnedildi. V. Mehmed Reşad, halim selim, merhametli ve dindar bir hükümdar olarak anılmaktadır. Saltanatı boyunca anayasal sınırlar içinde kalmayı tercih etmiş, siyasi müdahaleden uzak durmuş, bunun yerine halkla doğrudan iletişim ve sosyal refahın geliştirilmesine öncelik vermiştir. Onun dönemi, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında millî birlik ve demokrasi düşüncesinin geliştiği, eğitim ve hukuk alanında önemli reformların atıldığı bir zaman dilimini temsil eder. Sultan Reşad’ın hükümdarlığı, Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmek için yapılan son büyük deneme olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan II Abdülhamit Han
II Abdülhamit Han Kimdir - Hayatı - Biyografisi

II. ABDÜLHAMİD: BİR PANİSLÂMİST PADIŞAH VE MODERNLEŞME ARAYIŞI Doğumu ve İlk Yılları II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde Osmanlı padişahı Abdülmecid ile Tîrimüjgân Kadınefendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Henüz on bir yaşındayken annesini kaybeden genç şehzade, babasının emriyle Piristû Kadınefendi’nin himayesine verildi. Eğitim hayatı özenle planlandı: Gerdankıran Ömer Efendi’den Türkçe, Ali Mahvî Efendi’den Farsça, Ferid ve Şerif Efendilerden Arapça dersleri aldı; Osmanlı tarihi Vak‘anüvis Lutfi Efendi tarafından öğretilirken, Edhem ve Kemal Paşalar ve Gardet isimli bir Fransız hoca tarafından Fransızca, Guatelli ve Lombardi isimli İtalyan eğitmenlerden ise müzik eğitimi aldı. Anne sevgisinden yoksun büyüyen Abdülhamid, babasının soğuk tavırları ve saraydaki ilgisizlik nedeniyle yalnız bir çocukluk geçirdi. Taht için uzak bir aday olarak görülmesi, saray halkının da ona mesafeli yaklaşmasına neden oldu. Ancak zekâsı ve politik kabiliyeti sayesinde Pertevniyal Kadınefendi’nin aracılığıyla Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekebildi. Amcasının desteğiyle serbest bir eğitim ortamında yetişti; Maslak çiftliğinde tarım işleriyle ilgilendi, koyun besledi, madencilikle uğraştı ve borsa faaliyetleriyle kendi servetini oluşturdu. Tahta çıktığında servetinin 100.000 altını aştığı söylenir. Tahta Çıkışı ve Meşrutiyet Denemeleri 31 Ağustos 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin en buhranlı dönemlerinden birinde hükümdar oldu. Bosna-Hersek, Bulgar, Sırbistan ve Karadağ isyanları, mali darboğaz ve Rusya’nın “Şark Meselesi”ni fırsata çevirmeye çalışması ile devlet zorlu bir sınav veriyordu. Abdülhamid, halka yakın davranarak ve ordunun moralini yükselterek yönetimde kısa sürede güven kazandı. Seraskerlik Kapısı’nda subaylarla yemek yemesi, yaralıları ziyaret etmesi ve halkla birlikte ibadet etmesi, bu dönemin simgelerindendir. Yeni padişah, Midhat Paşa ve arkadaşlarının önderliğinde hazırlanan Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kānûn-ı Esâsî’yi 23 Aralık 1876’da ilân etti. Ancak Batılı devletlerin ağır müdahaleleri ve Sırbistan-Rusya çatışmaları, ilk meclis deneyimini sorunlu hâle getirdi. Midhat Paşa’nın görevden uzaklaştırılması ve meclisin 13 Şubat 1878’de süresiz tatil edilmesi, Abdülhamid’in anayasaya sadık kalırken, yönetimde etkin kontrol sağlama kararlılığını gösteriyordu. Dış Politika ve Diplomasi Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin dış politikada etkin ve bağımsız olmasını hedefledi. Berlin Antlaşması (1878) ile kaybedilen topraklar ve Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması, padişahın diplomatik becerisi ve stratejik sabrının sınandığı olaylardır. Avrupa’daki dengeleri takip ederek Osmanlı’yı büyük güçlerin çıkar çatışmalarının arasında korumaya çalıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçleri birbirine düşürmek, Osmanlı’nın bağımsızlığını güvence altına almak için sıkı bir denge politikası izledi. Pan-İslâmist politikalarıyla Müslüman dünyasında birliği sağlamak ve halifelik otoritesini güçlendirmek Abdülhamid’in öncelikleri arasındaydı. Bu çerçevede Çin’den Güney Afrika’ya kadar İslâm toplumlarına elçiler gönderdi, Hicaz Demiryolu gibi projelerle etkisini yaydı ve İslâmiyet’in Batı emperyalizmine karşı birleştirici güç olmasını hedefledi. İç Politika ve Modernleşme Çabaları Abdülhamid, ekonomik ve idari reformlarda titizdi. Dış borçların ödenmesi için Düyûn-ı Umûmiyye’yi kurdurdu; mali disiplin sağlayarak devlet hazinesini korudu. Eğitim alanında büyük adımlar attı: Medreselerin modern eğitim kurumlarına dönüştürülmesini sağladı, Mekteb-i Mülkiyye, Mekteb-i Hukuk, Sanâyi-i Nefîse Mektebi, Dârülfünun gibi yüksek okulları açtı. İlk ve orta öğretimi yaygınlaştırdı, köylere kadar ilkokullar açtırdı. Kütüphaneler, müzeler ve kültür merkezleri kurarak entelektüel yaşamı destekledi. Sanayi ve ulaştırma alanında önemli ilerlemeler kaydetti: Demiryolu hatlarını genişletti, elektrikli tramvaylar ve düzenli rıhtımlar inşa ettirdi. Ziraat Bankası ve Menâfi Sandıkları ile çiftçiyi destekledi, sanayi fabrikalarını modernleştirdi. Sağlık alanında Şişli Etfal Hastanesi gibi kurumlar kurarak toplumsal hizmetleri geliştirdi. Milliyetçilik, Türkçülük ve Eğitim Türklük şuuruna sahip bir padişah olarak, Osmanlı içindeki Türk unsuru ile ilgilenmiş ve dış Türklerle irtibat kurmuştur. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin Orta Asya’ya gönderilmesi, Türkçe eğitimin desteklenmesi ve tarihi türbelerin onarılması bu politikanın örnekleridir. Ayrıca, eğitimde yabancı dil öğretimini zorunlu kılarak kültürel kalkınmayı desteklemiştir. II. Meşrutiyet ve Saltanatın Son Yılları 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla Abdülhamid, anayasal rejime yeniden geçişi sağladı. Ancak bu süreç, imparatorluk içindeki etnik ve dini gruplar arasındaki çatışmaları artırdı. Balkanlarda, Girit’te ve Bulgaristan’da bağımsızlık hareketleri hız kazandı. Abdülhamid, merkezi otoriteyi korumak ve Osmanlı topraklarını savunmak için diplomasi ve iç güvenlik önlemleriyle hareket etti. Saltanatının son yıllarında Abdülhamid, modernleşme, eğitim ve altyapı projelerine devam ederken, uluslararası dengeleri dikkatle takip ederek Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmeye çalıştı. Onun döneminde imparatorluk, ekonomik, kültürel ve idari alanlarda önemli adımlar atmış, ancak iç ve dış baskılar nedeniyle sürekli bir denge mücadelesi vermiştir. Sonuç ve Miras II. Abdülhamid, Osmanlı tarihinin en karmaşık dönemlerinden birinde hüküm sürmüş bir padişahtır. Pan-İslâmist politikaları, eğitim ve kültür alanındaki reformları, ekonomik ve dış politika stratejileri ile hem Osmanlı devlet geleneğini sürdürmüş hem de modernleşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Saltanatındaki sert yönetim biçimi ve merkezi otoriteyi güçlendirme çabaları, günümüzde farklı yorumlarla değerlendirilmektedir. Ancak tartışmasız olarak, onun mirası Osmanlı Devleti’nin modernleşme ve ulusal bir kimlik kazanma sürecine önemli katkılar sağlamıştır. Sultan Abdülhamit han Türk kılığına girmiş Türk düşmanları bazı paşalar tarafından darbe ile indirilince kan akmaması için direnmemiştir. Kendisini darbe ile tahtan indiren paşalar arasında bir tane Türk olmadığı söylenir. Bunlar bugünün İsrail devletini kurmak için hazırlık yapan Sabetayist Yahudilerden başkası değildi. O dönemde Sultan Abdülhamit Han’a olan en büyük kinleri; Sultan Abdülhamit’in Filistin’i bu sapkın azınlıklara vermemesi idi.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan V Murat
V Murat Kimdir - Hayatı - Biyografisi

Tanzîmât döneminin bir ürünü olarak dünyaya gelen V. Murad, Eylül 1840 tarihinde I. Abdülmecid’in Kadın Efendisi Şevket-efzâ Vâlide Sultân’dan Çırağan Sarayı’nda doğmuştur. Osmanlı tahtına yalnızca üç ay süreyle oturan padişah, 30 Mayıs 1876’da tahta çıkmıştır. Sultân Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sürecinde ve ardından gerçekleşen olaylarda, farkında olmadan da olsa etkisi olmuş olan V. Murad, geleneksel Osmanlı terbiyesi ile yetiştirilmiş ve genç yaşlarında hem Arapça hem de Fransızca öğrenmiştir. Kısa süren padişahlığının ardından Çırağan Sarayı’nda ikamet etmek zorunda kalan V. Murad, Ağustos 1904’te şeker hastalığı sebebiyle vefat etmiştir. Hayatı boyunca istikrarlı bir süreç yaşamayan V. Murad, Sultân Abdülaziz ile çıktığı Avrupa seyahatinde Avrupalıların ilgisini çekmiş ve Galler Prensi Edward ile dostluk kurarak 1867 yılında mason olmuştur. İstanbul’da Murad Locası’nı kurdurtan da kendisidir. İngiltere, kendi siyasi amaçları doğrultusunda V. Murad’ın padişah olmasını ve Mithad Paşa’nın sadrazam olmasını desteklemiş; bu durum, Talebe-i ulûm isyanı sırasında ve Dolmabahçe Sarayı’na yapılan askeri müdahalelerde etkili olmuştur. Ayrıca Abdülaziz’in katlinde de bu dış güçlerin rolü bulunmaktaydı. Tahta çıktıktan sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin yönlendirmeleri doğrultusunda hareket eden V. Murad, bu süreçte sadrazam Mehmed Rüşdü Paşa, Serasker Hüseyin Paşa ve Mithad Paşa’nın beklediklerini gerçekleştirememesi ve halk desteğinin kaybolması nedeniyle ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Zihinsel sağlığı zaten istikrarsız olan padişah, amcası Abdülaziz’in tahttan indirilme sürecine dair ayrıntıları öğrenince iyice dengesini kaybetmiştir. 15 Haziran 1876 gecesi, Girit isyanını görüşmek üzere toplanan vükelâ meclisini basan Sultân Abdülaziz’in kayınbiraderi ve hünkâr yaveri Binbaşı Çerkez Hasan, tabancasını çekerek Serasker Hüseyin Avni Paşa, Hâriciye Nâzırı Râşid Paşa ve bazı görevlileri öldürmüştür. Bu olay V. Murad’ı derinden etkilemiş ve zihinsel dengesizliği artmıştır. Durumun ciddiyeti üzerine uzmanlar tarafından hastalığıyla ilgili rapor alınmış ve buna dayanılarak 31 Ağustos 1876 tarihinde hal’ edilmesine karar verilmiştir. Daha sonra sağlığına kavuşmuş olan V. Murad, II. Abdülhamid’in dikkatli yönetimi ve önlemleri sayesinde devlet işlerine zarar verememiştir. V. Murad’ın hayatında öne çıkan kadın efendileri ve ikballeri şunlardır: Baş Kadın Efendi Elrû Mevhibe, ikinci kadın Reftâr-ı Dil, üçüncü kadın Şâyân, dördüncü kadın Meyl-i Servet; Baş ikbal Resân Hanımefendi, ikinci ikbal Cevher-rîz Hanımefendi, üçüncü ikbal Nev-Dürr Hanımefendi, dördüncü ikbal Remiş-Nâz Hanımefendi ve Filiz-ten Hanımefendi. Gözde olarak ise Visâl-i Nur Hanım bilinmektedir. Padişahın çocukları arasında Mehmed Salâhaddin Efendi, Süleyman Efendi, Seyfeddin Efendi, Aliyye Sultân, Hatice Sultân, Fehîme Sultân ve Fatma Sultân bulunmaktadır. V. Murad, kısa padişahlık dönemine rağmen Osmanlı tarihinin çalkantılı bir dönemine tanıklık etmiş ve özellikle Avrupa ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde kendine özgü bir etki bırakmıştır.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan I Abdülaziz
I Abdülaziz Kimdir - Hayatı - Biyografisi

Sultân Abdülaziz, 1830 yılında II. Mahmûd’un kadını Pertev-niyâl Vâlide Sultân’dan Eyüp Sarayı’nda dünyaya gelmiştir. Genç yaşta Osmanlı tahtına çıkmasına vesile olan olay, ağabeyi I. Abdülmecid’in Haziran 1861’de vefât etmesi olmuştur. Halk arasında “Sultân Aziz” olarak tanınan padişah, seleflerinin Avrupa’ya duyduğu hayranlık ve bu doğrultuda yaşanan yönetim sorunlarının aksine, daha müstakim bir yaşam sürerek Osmanlı hanedanının itibarını korumaya çalışmıştır. Onun hükümdarlığı, velâyet ve disipline önem veren bir anlayışla şekillenmiştir. Abdülaziz, hayatını etrafındaki kişilerin sefahat ve suistimallerinden uzak bir şekilde sürdürmeyi tercih etmiş, intihâr söylentilerinin ise tamamen bir grup isyancı subayın tertibine dayandığını göstermiştir. Sanata ve ilim dünyasına ilgisi olan Sultân Abdülaziz, Mevlevî tarikatına mensup, hattât, pehlivan ve bestekâr bir kişiydi. Aynı zamanda Arapça ve Farsça gibi Doğu dillerine hâkimdi ve Batı müziğine duyduğu ilgiyle dikkat çekiyordu. Tanzîmât hareketinin önde gelen isimlerinden Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi bürokratlarla çalışmış, daha sonra Yeni Osmanlılar arasında yer alan Mithad Paşa ve arkadaşlarıyla ilişkilerini sürdürmüştür. Ancak, ekibindeki bazı isimlerin güvenilir ve müstakim olmaması, onun en büyük şanssızlıklarından biri olmuştur. Tahta çıktığı ilk günden itibaren, Sultân Abdülaziz devlet hazinesinin kontrolsüz harcamalarını durdurarak, Osmanlı maliyesinin düzensizliklerini düzeltmeye çalışmıştır. Hükümdarlığının başında en önemli meselelerden biri, Haziran 1861’de ortaya çıkan Sırp İsyanı olmuştur. Karadağ’daki ayaklanmanın Ömer Paşa tarafından bastırılmasının ardından Avrupa’nın tepkisi üzerine, Eylül 1861’de İstanbul Mukavelesi imzalanmıştır. Bu protokol, Sırplara daha fazla muhtâriyet sağlamak anlamına geliyordu ve Osmanlı yönetimi açısından dikkatle ele alınması gereken bir diplomatik adım olmuştu. Sultân Abdülaziz, yönetiminde merkezi otoritenin gücünü korumaya özen göstermiş, 1863’te yaptığı Mısır seyahatiyle Osmanlı padişahlarının bu coğrafyaya gerçekleştirdiği nadir ziyaretlerden birini gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret sırasında, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu olan İsmail Paşa ile görüşmeler yapılarak Mısır valiliğinin düzenlenmesi sağlanmış, 1866’da yayınlanan bir fermanla Mısır velâyeti oğlu Mehmed Tevfik Paşa’ya verilmiştir. Aynı zamanda, Mısır valilerine “Hidiv” unvanı tanınarak bölgeye belirli bir özerklik kazandırılmıştır. Abdülaziz döneminde Osmanlı devleti, birçok iç ve dış sorunla mücadele etmek durumunda kalmıştır. 1867’de Belgrad’ın Sırbistan’a bırakılması ve Girit’te başlayan isyanlar, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyetinin sınırlarını göstermiştir. 1868’de ilan edilen Girit Fermanı ile ada, Yunanistan ile Osmanlı arasında ortak bir eyalet gibi yönetilmeye başlanmıştır. Bu dönemde Abdülaziz, Avrupa ülkelerine diplomatik ilişkilerini geliştirmek amacıyla tarihte ilk defa bir Osmanlı padişahı olarak kapsamlı bir Avrupa seyahati gerçekleştirmiştir. Paris’ten başlayarak Londra, Brüksel ve Berlin’e giden padişah, dönemin önemli liderleriyle görüşmeler yapmış, Osmanlı Devleti’nin uluslararası itibarını güçlendirmiştir. Sultân Abdülaziz, aynı zamanda Osmanlı idarî, hukukî ve mali sisteminde önemli ıslâhatlar yapmıştır. 1862’de Div’an-ı Muhâsebât kurulmuş, 1868’de Şûrây-ı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye gibi kurumlar hayata geçirilmiştir. Mecelle’nin hazırlanması için çalışmalar başlatılmış ve hukuk sisteminin modernleşmesine öncülük edilmiştir. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması, Abdülaziz’in döneminin en büyük ekonomik ve stratejik başarılarından biri olmuştur. Ancak, Sultân Abdülaziz’in hükümdarlığı, son yıllarında iç siyasi çekişmelerin ve dış müdahalelerin gölgesinde kalmıştır. Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlılarının güç kazanmasına yol açmış, Mısır ve Osmanlı maliyesi üzerindeki çıkar odakları devleti zayıflatmıştır. Artan dış borçlar ve iç isyanlar, Osmanlı yönetimini ciddi bir krize sürüklemiş, sonunda 30 Mayıs 1876’da padişah hal’ edilmiştir. Hal’in ardından Dolmabahçe Sarayı yağmalanmış ve Sultân Abdülaziz, 4 Haziran 1876’da şüpheli şartlar altında hayatını kaybetmiştir. Sultân Abdülaziz’in özel yaşamı da oldukça renkliydi. Kadın efendileri arasında Dürr-i Nev Baş Kadın Efendi, Hayrân-ı Dil ve Edâ-Dil gibi isimler bulunmaktaydı. Çocukları arasında Yusuf İzzeddin Efendi, Abdülmecid II, Mehmed Şevket Efendi ve Mehmed Seyfeddin Efendi gibi önemli isimler yer almıştır. Abdülaziz, hem ailesine hem de çocuklarına karşı son derece ilgili bir padişah olarak bilinir. Onun yönetimi, Osmanlı tarihinin modernleşme çabaları, mali reform girişimleri ve uluslararası diplomasi açısından kritik bir dönemini temsil etmektedir.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan I Abdülmecit
I Abdülmecit Kimdir - Hayatı - Biyografisi

Halk arasında Sultân Mecîd olarak tanınan I. Abdülmecid, II. Mahmûd’un Bezm-i Âlem Vâlide Sultân’dan doğan en büyük oğluydu. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefât etmesi üzerine, henüz on altı yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Genç yaşına rağmen iyi bir eğitim almıştı; Arapça ve Farsça gibi doğu dillerini, Fransızca gibi batı dillerini akıcı biçimde konuşuyor, hattatlık sanatında da yetkin bir isimdi. Batı müziğine olan ilgisi ve Mevlevî tarikatına bağlılığı onun hem kültürel hem de manevi yönlerini yansıtıyordu. Padişah, saltanat süresince ülke içinde çeşitli reformları uygulamak için altı farklı seyahatle memleketi dolaşmış, halkla birebir ilişki kurmuştu. I. Abdülmecid, babasının aksine daha nazik, zeki ve merhametli bir kişilik sergiliyordu. Ancak devletin yönetiminde doğrudan rol almak yerine Tanzîmât hareketini yöneten bürokratik kadronun işleyişine güvenmişti. Bu ekibin başında Reşid Paşa bulunuyordu ve onun önderliğinde Tanzîmâtçı bürokratlar devlet işlerini yürütüyordu. Padişahın tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti, Nizip bozgunu gibi ağır bir yenilginin ardından oldukça zor bir dönemden geçiyordu. İsyancı bir beylerbeyinin ordusu Osmanlı kuvvetlerini perişan etmişti; sadrazam olarak atanan Hüsrev Paşa’nın yönetimi ise işleri daha da karmaşık hâle getirmişti. Osmanlı donanması ise Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa tarafından Mehmed Ali Paşa’ya teslim edilmişti. Böylece Mısır, İngiltere’den sonra en güçlü deniz gücüne kavuşmuş oldu. Genç padişah, devletin çalkantılı durumunu görerek, reform ve yenilenme yolunu seçti. Tanzîmât hareketini Reşid Paşa yönetiyordu; Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçeci-zâde Fuad Paşa gibi deneyimli bürokratlar da bu ekibe katılmıştı. Sadrazam Hüsrev Paşa’nın Reşid Paşa’nın idamını önermesine rağmen, padişah bürokratın yanında durarak Kasım 1839’da Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn’unu okutarak Tanzîmât’ı resmen başlattı. Haziran 1840’ta Reşid Paşa’nın sadrazam olmasıyla reformlar fiilen uygulamaya kondu. I. Abdülmecid döneminin en önemli meselelerinden biri Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’daki nüfuzuydu. Padişahın diplomasiye dayalı politikası sayesinde, 1840 Londra Muâhedenâmesi ile Mısır-Sudan irsî olarak Mehmed Ali Paşa ve oğullarına bırakıldı, Filistin ise kayd-ı hayat şartıyla yönetildi. Osmanlı donanması geri alındı ve dört devletin askeri garantisi ile anlaşmanın uygulanması sağlandı. Böylece Mısır, iç işlerinde bağımsız ama dış politikada Osmanlı’ya bağlı özerk bir eyalet hâline geldi. I. Abdülmecid, reformların etkisiyle devletin iç ve dış sorunlarını çözmeye çalıştı. Temmuz 1841’de imzalanan Boğazlar Andlaşmasıyla Rusya’nın boğazlardan serbestçe geçişi engellendi. Ancak Osmanlı’nın reform hareketleri ve diplomasi başarısı, bazı batılı devletleri ve yerel azınlıkları tahrik ediyordu. 1845’te Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlar ile Dürziler için iki otonom kaza kuruldu. Bu sayede Osmanlı, iç problemleri ve azınlık hareketlerini kontrol altına almayı başardı. Rusya’nın Osmanlı üzerinde baskı kurma girişimleri ise devam etti. Şubat 1853’te Ruslar, Kudüs’te Katoliklerin üstünlüğünü sağlamak isteyince Osmanlı Devleti teklifi reddetti. Mayıs 1853’te diplomatik ilişkiler kesildi ve Temmuz 1853’te Rus kuvvetleri Romanya’ya girerek Osmanlı-Rus Savaşı’nı başlattı. Padişah, İngiltere ve Fransa’nın desteğini alarak Ekim 1853’te savaşı ilan etti. Savaşın çeşitli cephelerinde, Osmanlı ordusu büyük kahramanlık gösterdi; Silistre ve Kırım cephelerinde kazandığı başarılar, Namık Kemal’in eserlerine de yansıdı. Mart 1854’te Rus Çarı I. Nikolay’ın ölümü ve Avrupalı müttefiklerle yapılan anlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin diplomatik itibarını güçlendirdi. Savaşın mali yükü, Osmanlı maliyesini zor durumda bıraktı. İlk kez İngiltere’den dış borç alınarak mali destek sağlandı. 1855’te Sivastopol’un Osmanlı ve müttefik kuvvetler tarafından alınması, savaşın fiilen sona erdiğini gösteriyordu. Ardından Paris’te toplanan konferansta, 18 Şubat 1856’da yayınlanan Islâhât Fermanı ve 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Muâhedesi ile Karadeniz tarafsızlaştırıldı, Kars Osmanlı’ya, Kırım ise Rusya’ya bırakıldı. Bu anlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin uluslararası alandaki statüsünü güçlendirdi ve Avrupalılarla olan ilişkilerini düzenledi. I. Abdülmecid’in saltanatı boyunca, devletin yönetimi askerî güçten ziyade bürokratlar eliyle yürütüldü. Tanzîmâtçı reformlar, Osmanlı’yı modernleşme yolunda önemli adımlar attırdı. Ancak padişah, Avrupa taklitçiliğini bazen aşırı bir düzeye taşıyarak eleştirilere maruz kaldı. Bu dönemde Osmanlı toplumu hem modernleşme hem de geleneksel yapıyı koruma arasında sıkıştı. Sultân Abdülmecid, devletin güçlü bir lideri olarak hem iç hem de dış meseleleri yönetmiş, aynı zamanda aile hayatına düşkünlüğüyle de tanınmıştı. Padişah, 25 Haziran 1861’de verem hastalığı sonucu hayatını kaybetti. Saltanatı boyunca çok sayıda kadın ve ikbal ile aile yaşamını sürdürmüş, 36 çocuğu ve çok sayıda saray mensubuyla yakın ilişkiler geliştirmişti. Hayatı, Osmanlı’nın Tanzîmât dönemi reformları ve dış diplomasi mücadeleleriyle iç içe geçmiş, devletin modernleşme yolunda attığı adımların simgesi hâline gelmişti. Kadın Efendiler ve İkbâller: Servet-sezâ Baş Kadın Efendi, Şevk-efzâ Vâlide Sultân (V. Murad’ın annesi), Tîr-i Müjgân Vâlide Sultân (II. Abdülhamid’in annesi) ve diğerleri. İkbâller arasında Nâlân-ı Dil, Ceylân-yâr ve Ayşe Ser-firâz gibi isimler öne çıkıyordu. Çocukları: Şehzâde Sultân Murad V, Abdülhamid II, Mehmed Reşâd V, Mehmed Vahidüddin (Vahîdüddin), Ahmed Nûreddin, Mehmed Âbid, Mehmed Fuad, Mehmed Burhâneddin, Behîce Sultân, Medîha Sultân, Senîha Sultân ve diğerleri. Bu geniş aile, Osmanlı hanedanının devamını ve saray içi dengeleri simgeliyordu. I. Abdülmecid, Tanzîmât reformlarını uygulamakla kalmayıp, diplomasi ve savaşlar aracılığıyla Osmanlı Devleti’ni uluslararası alanda güçlendirmeyi başardı. Aynı zamanda ailesine düşkünlüğü, sanata ve kültüre olan ilgisi, onu Osmanlı tarihinin unutulmaz padişahları arasında saygın bir konuma taşıdı.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan II Mahmut
II Mahmut Kimdir - Hayatı - Biyografisi

II. Mahmûd’un Hayatı ve Saltanatı II. Mahmûd, Osmanlı padişahı I. Abdülhamid’in Nakş-ı Dil Vâlide Sultân’dan dünyaya gelen küçük oğludur. 28 Temmuz 1808 tarihinde Osmanlı tahtına çıkarken devleti, hem iç hem de dış sorunlarla uğraşmak zorunda bırakmış karmaşık bir dönemin mirasını devralmıştır. Amca-zâdesi III. Selim’den aldığı devlet yönetimi, musiki ve devlet adamlarıyla ilişkiler konusunda edindiği tecrübeler, II. Mahmûd’un karakterinin ve yönetim anlayışının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Adlî mahlasıyla şiirler kaleme alması ve Mayıs 1813’ten itibaren Gâzi unvanını kullanması, hem kültürünü hem de padişah olarak sorumluluk bilincini yansıtır. Onun saltanatı, Osmanlı Devleti’nin batıya yönelimini hızlandıran ve bir dizi köklü ıslahât gerçekleştiren bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Tarihçiler arasında II. Mahmûd, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra Osmanlı tarihinin en etkili padişahlarından biri olarak görülürken, bazıları da onun batılılaşma yolundaki eksik teşebbüslerini eleştirmiştir. Birinci Saltanat Safhası ve İlk Islahâtlar Tahta çıktığında II. Mahmûd’un önünde iki temel görev vardı: İlk olarak III. Selim’in öldürülmesine yol açan suçluları cezalandırmak, ikinci olarak da devletin içinde bulunduğu kaostan kurtulmak ve gerekli ıslahâtları hayata geçirmek. Öncelikle, eyâletlerdeki derebeyler ve a’yânlar kontrol altına alınarak, devletin merkezi otoritesi yeniden tesis edildi. Alemdâr Mustafa Paşa’nın önderliğinde toplanan meşveret meclisi sonunda Sened-i İttifak imzalandı; bu belge ile devletin kanunları her yerde geçerli kılındı, vergiler doğrudan hazineye toplandı ve askerî güç sadece devletin kontrolünde kullanıldı. Böylece, Anadolu’daki yarı özerk beylikler yeniden merkezi otoriteye bağlanmış oldu (Eylül 1808). Devamında, Ekim 1808’de Nizâm-ı Cedid’in yeniden canlandırılması amacıyla Sekbân-ı Cedid teşkilatı kuruldu. Bu yeni askerî birlik, Behîc Efendi’nin başkanlığında organize edildi. Alemdâr Mustafa Paşa, Ruscuk Yârânı denilen güvenilir kadrosunu önemli makamlara yerleştirdi; bu durum, devlet içinde sadık bir çekirdek oluşturmak için gerekliydi. Ancak, ulemâ sınıfı ve yeniçeriler, bu yeniliklere karşı çıkan unsurlar olarak öne çıktı. Kasım 1808’de yeniçerilerin sarayı basması ve çıkan çatışmalar, II. Mahmûd’un kısa süreliğine kendini savunma amacıyla cephaneliği ateşe vermesine yol açtı. Olayların ardından IV. Mustafa boğdurulmuş ve isyan kısmen bastırılmıştır. Bu dönemde Osmanlı-Rus ilişkileri de gergindi. IV. Mustafa döneminde imzalanan mütareke, Rusya’yı yalnızca geçici bir süreliğine durdurmuştu. Temmuz 1809’da Osmanlı ordusu, Sadrazam Yusuf Ziyâeddin Paşa komutasında Ruslara karşı bazı başarılar elde etti, ancak Ruslar yeniden saldırıya geçerek Poti’ye kadar ilerlediler. Ağustos 1810’da Varna’yı ele geçirme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Nihayet, 28 Mayıs 1812’de Bükreş Muâhedesi imzalanarak Rusya’nın Romanya’daki nüfuzu sınırlandırıldı. Ancak bu durum, Yunan isyanının tohumlarını da hazırladı. Yunan İsyanı ve Balkan Sorunları Sırpların elde ettiği özerklik ve 1814’te Odesa’da kurulan gizli örgütler, Yunan İhtilali’nin başlamasına zemin hazırladı. 12 Şubat 1821’de Patras Başpiskoposu Germanos liderliğinde Yunan isyanı patlak verdi. Mora’daki ilerleyişlerini hızlandıran Yunanlar, Osmanlı Devleti’nin şaşkınlığına sebep oldu ve yüzlerce Müslümanın kanı döküldü. Cihân Patriği idam edilirken, Rusya’nın desteğiyle Yunanlar bağımsızlıklarını ilan ettiler (Ocak 1822). Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın müdahalesiyle Haziran 1827’de isyan büyük ölçüde bastırıldı. Bu olaylar, II. Mahmûd’un yeniçeri ocağını tamamen kaldırmasına zemin hazırladı; Haziran 1826’da Vak’a-i Hayriye ile yeniçeri ocağı tarih sahnesinden çekildi ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye kuruldu. İkinci Saltanat Safhası ve Askerî Düzenlemeler Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı ordusu modern bir yapıya kavuştu ve iç güvenlik problemleri büyük ölçüde çözüldü. Rusya, Osmanlı’nın güçlenmesini engellemek için fırsat kollasa da, Ekim 1827’de Akkerman Muâhedesi ile Sırbistan ve Romanya’daki durum kontrol altına alındı. Temmuz 1827’de İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü, Yunan meselesini kaşımayı hedefledi; donanmalarıyla Osmanlı donanmasını tehdit ettiler ve Navarin Baskını sonucunda Osmanlı donanması tahrip edildi. Bu olaylara rağmen, II. Mahmûd Rusya’ya karşı harp ilan etti (Nisan 1828). Batıda Silistre, doğuda Erzurum’u ele geçiren Ruslar Ağustos 1829’da Edirne’ye girdi; İngiltere, Fransa ve Prusya müdahale etti. Ağustos 1829’da imzalanan Londra Muâhedesi ile bağımsız bir Yunan Prensliği kurulurken, Edirne Muâhedesi ile Tuna Deltası ve Kafkasya Ruslara bırakıldı. Böylece Yunanistan Osmanlı’dan ayrılan ilk devlet oldu. Ayrıca, Sisam adasına Aralık 1832’de otonom statü verilmiş ve 1913’te Yunanistan’a katılıncaya kadar bu durum devam etti. Mısır Meselesi ve Son Yıllar Fransa, 1797’de Cezayir’den aldığı borcu ödemediği için 1830’da Cezayir’i işgal etti. Rus mağlubiyetinden yeni çıkan Osmanlı Devleti, donanmasını bile gönderemedi. Mısır’da Mehmed Ali Paşa, Osmanlı’ya bağlı kalmakla birlikte bağımsızlık eğilimindeydi. II. Mahmûd’un oğlu İbrahim Paşa, Filistin, Akka, Şam, Haleb ve Hatay’a kadar ilerledi ve Osmanlı ordusu müdahalesine rağmen Mısır meselesi uluslararası bir problem hâline geldi. 1833’te imzalanan Hünkâr İskelesi Muâhedesi, Rusya’dan tavizler alınmasını sağladı. İngiltere’nin 1838’de Osmanlı ile yaptığı Ticaret Antlaşması ise Osmanlı sanayisini kısıtlayarak İngiliz mallarına açık bir pazar oluşturdu. 1839 yılında, II. Mahmûd sağlık sorunlarıyla mücadele ederken Mehmed Ali Paşa yeniden Nizip’e kadar gelerek Osmanlı ordusunu mağlup etti. Saltanatının son günlerinde devlet, iç ve dış tehditlerle boğuşmaya devam ediyordu. II. Mahmûd, Temmuz 1839’da vefât etti ve ardından Osmanlı Devleti’nin Mısır ve Balkan politikaları yeni bir döneme girdi. Kadın Efendileri ve Çocukları Kadın Efendileri: Bezm-i Âlem Vâlide Sultân, Pertev-niyâl (Nihâl) Vâlide Sultân, Hâciye Pertev-Piyâle Nev-fidân, Âlî-cenâb, Fatma, Âşûb-i Can, Hâciye Hoş-yâr, Nurtâb, Misl-i Nâ-yâb, Pervîz-felek, Vuslat, Ebr-i Reftâr. İkbâller: Hüsn-i Melek, Zeyn-i Felek, Tiryâl, Lebrîz-Felek. Çocukları: Abdülmecid I, Abdülaziz, Abdülhamid, Mehmed, Ahmed, Bâyezid, Murad, Mehmed, Nizâmeddin, Sâliha, Mihrimah, Ayn-i Şah, Atiyye, Âdile, Râbi‘a, Fatma, Ayşe, Hayriye, Zeyneb, Münîre, Şâh, Hâmide, Cemîle.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0
Sultan IV Mustafa
IV Mustafa Kimdir - Hayatı - Biyografisi

IV. Mustafa, I. Abdülhamid’in Ayşe Sîneperver Vâlide Sultân’dan doğan büyük oğludur. Karakteri saf ve masumdur; kültürel birikimi sınırlı olmakla birlikte saltanata karşı büyük bir bağlılık beslemekteydi. Amcası III. Selim’e karşı gereken vefayı gösterememiş ve Nizâm-ı Cedid karşıtlarının safında yer almıştır. 29 Mayıs 1807’de Osmanlı tahtına çıkarak saltanatını başlatmıştır. Tahta geçtiğinde ilk icraatlarını, Kabakçı Mustafa, Şeyhülislâm Atâullah Efendi ve Sadâret Kaymakamı Musa Paşa gibi ihtilâcılara yakın kişilerin taleplerine göre şekillendirmiştir. Bu dönemde Nizâm-ı Cedid destekçileri ya öldürülmüş ya da Ruscuk A’yânlarından Alemdâr Mustafa Paşa’ya sığınmışlardır. Tarihçiler, bu grubu “Ruscuk Yârânı” olarak adlandırmaktadır. İhtilâciler, Nizâm-ı Cedid’in yasadışı ve gayr-i meşru olduğunu, ayrıca Padişahın yeniçerilere müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir hücceti Padişahın onayı ile ellerine geçirmişlerdir (Rebiülevvel 1222/1807). Bu baskılar altında kalan IV. Mustafa, Alemdâr Mustafa Paşa’yı İstanbul’a davet ederek ihtilâcileri tasfiye etmeyi planlamıştır. Temmuz 1808’de İstanbul’a ulaşan Alemdâr, yolda Kabakçı Mustafa’yı etkisiz hâle getirmiş ve Davud Paşa Sarayı’nda Padişah tarafından karşılanmıştır. Ruscuk Yârânı, Alemdâr’ı Padişahı tutuklamaya ikna etmeye çalışsa da, Alemdâr bu öneriyi kabul etmemiştir. İki gün sonra vasıfsız bir Şeyhülislâm olan Atâullah Efendi görevden alınmış, ekibi ise tasfiye edilmiştir. IV. Mustafa, Alemdâr’a teşekkür etmiş ve Tuna Beylerinin güvenliğini sağlamak amacıyla onları boş bırakmamasını istemiştir. Ancak Alemdâr, Bâb-ı Âli’yi basıp sadrazam mührünü aldıktan sonra Topkapı Sarayı’na gelmiş, III. Selim’in yeniden tahta çıkarılmasına yol açacak hareketi başlatmıştır. Bu gelişmeler üzerine IV. Mustafa, III. Selim’in öldürülmesini emretmiş, Enderûn görevlileri III. Selim’i şehid etmişlerdir. Öte yandan II. Mahmûd, harem hüddâmının yardımıyla kurtarılmış ve Alemdâr Mustafa Paşa’nın desteğiyle tahta geçirilmiştir. Kadın Efendileri: Şevk-i Nûr Baş Kadın Efendi Dil-pezîr İkinci Kadın Efendi Seyyâre Üçüncü Kadın Efendi Peyk-i Dil Dördüncü Kadın Efendi Çocukları: Emîne Sultân (tek kızı, kısa süre sonra vefât etmiştir)   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 24, 2025 0

Son gönderiler

Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA)

Teknoloji Haberleri

Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA)

Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA), Baykar Savunma tarafından milli ve yüksek oranda yerli kaynaklarla geliştirilmiş bir taktik sınıf SİHA platformudur. Türk savunma sanayisinin öne çıkan başarılarından biri olarak kabul edilen Bayraktar TB2, 2014’ten bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri ve bazı müttefik ülke ordularında hizmet vermektedir. STM Banner 2015 yılında silahlandırılan Bayraktar TB2; Türk Kara Kuvvetleri, Türk Deniz Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı gibi kurumlar tarafından operasyonel olarak kullanılmaktadır. Güvenlik güçleri Bayraktar TB2’yi 2014’ten itibaren yurt içinde ve yurt dışında yürütülen terörle mücadele ve taktik görevlerde yoğun şekilde istismar etmiştir. Baykar Savunma tarafından geliştirilen bu taktik SİHA platformu, toplamda 400 bini aşkın uçuş saatine ulaşmıştır. Şirketin ihracat faaliyetleriyle Bayraktar TB2 en az 22 ülkeye ihraç edilmiş; bugüne dek üretilen TB2 sayısının 300’ün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. İhraç edilen bazı ülkeler (örnekler): Katar Libya Ukrayna Polonya Türkmenistan Kırgızistan Fas Azerbaycan Nijer Etiyopya Pakistan Tacikistan Bayraktar TB2, Roketsan tarafından üretilen MAM‑L ve MAM‑C gibi lazer güdümlü mühimmatlarla donatılabilmekte olup; Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve son dönemde Ukrayna’daki muharebe ortamlarında sağladığı operasyonel başarılarla sıkça gündeme gelmiştir. Platform, görev başına azami dört mühimmat taşıyabilmektedir. Bayraktar TB2 Teknik Özellikleri Haberleşme menzili: < 300 km Seyir / Maksimum hız: 70 knot – 120 knot Faydalı yük kapasitesi: 150 kg Faydalı yük (ISR): Değiştirilebilir EO/IR/LD veya çok amaçlı AESA radar seçenekleri Faydalı yük (mühimmat): 4 adet lazer güdümlü akıllı mühimmat (ör. MAM serisi) Yakıt kapasitesi / tipi: 300 litre / benzin Kalkış & iniş: Pist (otomatik) Maksimum kalkış ağırlığı: 700 kg Havada kalış süresi: ~27 saat Kanat açıklığı: 12 m Yükseklik: 2,2 m Uzunluk: 6,5 m İtki tipi: 105 HP içten yanmalı enjeksiyonlu motor Operasyonel / maksimum irtifa: 18.000 ft – 25.000 ft   SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım

Teknoloji Haberleri

ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım

ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım ANKA Projesi’nin ilk aşamasının hedefi; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin keşif, gözetleme, tespit, teşhis ve hedefleme ihtiyaçlarını karşılayacak millî bir insansız hava aracı sistemi geliştirmektir. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ/TAI) tarafından yürütülen proje kapsamında MALE (Orta İrtifa — Uzun Havada Kalış) sınıfında farklı konfigürasyonlara sahip prototipler üretilmiş ve teslim edilerek projenin ilk aşaması tamamlanmıştır. 2019 Ocak ayında ise 10 adet ANKA‑S’nin Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kesin teslimatıyla projenin bir sonraki aşaması ilerletilmiştir. Sistem Tanımı ve Görev Profili ANKA; gece‑gündüz ve kötü hava koşullarında çalışabilen, sabit ya da hareketli hedefleri tespit, teşhis, tanımlama, izleme ve gerektiğinde imha edebilmek üzere tasarlanmış bir görüntü-istihbarat (IMINT) platformudur. Gerçek zamanlı görüntü aktarımı yapabilen ANKA; aşağıdaki faydalı yük seçenekleriyle görev icra etmektedir: Elektro‑Optik gündüz kamerası (EO Day TV) EO / IR (gündüz/kızılötesi) + Lazer Mesafe Bulucu (LRF) & Lazer İşaretleyici (LD) ve Spotter paketleri SAR / MTI / ISAR tipinde radar faydalı yükleri LUMTAS, CİRİT ve MAM‑L gibi güdümlü mühimmat yükleri ANKA, yapısal olarak tamamen kompozit malzemeden tasarlanmış; mono‑blok gövde, sökülebilir kanatlar ve V‑kuyruk düzeni, katlanabilir iniş takımı, yedeklemeli kontrol yüzeyleri, ekipman bölmeleri ve erişim kapakları gibi özelliklere sahiptir. Uçuş kontrol bilgisayarına bağlı sensör parkı; pitot‑statik ve diğer hava verisi sensörleri, entegre GPS/INS (EGI), hareket‑sıcaklık‑basınç algılayıcıları ile uçuş güvenliği ve navigasyon verilerini sağlar. Ayrıca hareketlendiriciler, haberleşme ve tanıtma sistemleri, görev kontrol, kayıt ve izleme birimleri ile çok sayıda arayüz ve kontrol modülü platformda yer almaktadır. Millîlik ve Motor Entegrasyonu ANKA sisteminin üretiminde %90’ın üzerinde yerli imkân kullanılmıştır. PD‑170 (TEI) turbodizel motoru ile uyumlu hale getirilen ANKA, PD‑170 ile uçuş testlerini 2019 yılında gerçekleştirmiştir. Temel Performans Parametreleri Servis irtifası: 30.000 ft (ASL) Havada kalış süresi: 24 saat (tasarım hedefi) Normal seyir hızı: > 75 knot Çevre şartları: Operasyon limitleri; 15 kt yan rüzgar, 20 kt baş rüzgarı ve MIL‑HDBK‑310 ile tanımlanan sıcaklık, nem, yağmur ve buzlanma koşullarını kapsar. Faydalı yük kapasitesi: 250 kg ANKA Konfigürasyonları Projede farklı görev ihtiyaçlarına yönelik A, B, C, S ve I gibi değişik ANKA konfigürasyonları geliştirilmiştir; her biri belirli görev paketleri ve sensör/mühimmat kombinasyonlarına göre özelleştirilebilmektedir. ANKA, millî tasarım‑üretim yeteneklerini sahaya taşıyan bir platform olarak, keşif‑gözetleme ve görev desteği kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmiştir.   SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
ALPAGU (VİHA)

Teknoloji Haberleri

ALPAGU Türk Savunma Teknolojisi (VİHA)

ALPAGU, STM tarafından millî imkânlarla geliştirilen sabit kanatlı, otonom vurucu insansız hava aracı (VİHA) sistemidir. Sistem; sabit kanatlı vurucu İHA platformu, lançer (başlatma aracı) ve yer kontrol istasyonundan (YKİ) oluşan bir çözüm olarak tasarlanmıştır. Asimetrik veya konvansiyonel harp senaryolarında kullanılmak üzere geliştirilen ALPAGU, tek bir er tarafından taşınabilen ve ateşlenebilen bir yapıya sahiptir. Platform üzerinde çalışan gömülü, gerçek zamanlı görüntü işleme ve derin öğrenme algoritmaları sayesinde hem sabit hem de hareketli hedeflere karşı etkinlik gösterebilmektedir. Hedef tespiti ve imha kararları “Man‑in‑the‑Loop” prensibi ile operatör kontrolünde gerçekleştirilir; yani nihai taarruz kararı insana aittir. Kompozit gövde ve özgün aviyonik tasarım ALPAGU’yu hafif ve ergonomik kılar. STM tarafından geliştirilen görev bilgisayarı ile uçuş kontrol sistemi, platformun tam otonom seyrüsefer icra etmesine olanak sağlar. Sistem tekli (TEK‑ER) kullanım için tasarlanmış olmakla birlikte, aynı anda birden fazla lançer ile entegre çalışarak çoklu atış/destek senaryolarında da kullanılabilecek esnekliktedir. ALPAGU, yaklaşık 400 gram ağırlığında harp başlığı taşıyabilen konfigürasyonu ile özellikle antipersonel görevlerinde görev alacaktır. Üzerinde farklı mühimmat ve konfigürasyon seçenekleri geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Mevcut planlama doğrultusunda ALPAGU Vurucu İHA Sisteminin 2022 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması hedeflenmiştir. Başlıca Kabiliyetler Gündüz ve gece etkin operasyon yapabilme Otonom hassas vuruş yeteneği Hareketli hedeflere yönelip isabet sağlama Yüksek performanslı seyrüsefer ve kontrol algoritmaları Tek er tarafından taşınıp kullanılabilme Acil görev modları (yüksek öncelikli/referans görevlerine hızlı geçiş) Gelişmiş elektronik mühimmat emniyeti ile güvenli kurma ve ateşleme mekanizmaları Millî ve özgün gömülü donanım ve yazılım mimarisi Gömülü, gerçek zamanlı nesne tespit, teşhis, takip ve sınıflandırma yetenekleri Teknik Özellikler Menzil: 10 km Görev süresi: 15 dakika Mühimmat (harp başlığı) ağırlığı: ~400 g SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
AKSUNGUR Siha

Teknoloji Haberleri

AKSUNGUR Siha

AKSUNGUR, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından ANKA projesinden kazanılan deneyim ışığında geliştirilen, Orta İrtifa — Uzun Hava Kalış (MALE) sınıfında çift motorlu ve yüksek faydalı yük kapasitesine sahip bir insansız hava aracıdır (İHA/SİHA). Sistem, 20 Mart tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Otomatik iniş-kalkış (OKİS) özellikleri kullanılarak yapılan ilk uçuşta 4 saat 20 dakika süreyle havada kalan AKSUNGUR, görev profilinde 30.000 ft irtifaya kadar görev icra edebilecektir. Türk Motor Sanayii A.Ş. (TEI) tarafından geliştirilen iki adet PD-170 milli turbodizel motora sahip olan AKSUNGUR; taarruz, görüntü temelli istihbarat (IMINT) ve aynı zamanda sinyal istihbaratı (SIGINT) görevlerini de yürütebilecek şekilde tasarlanmıştır. Sistemin 2021 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine teslim edilmesi planlanmıştır. AKSUNGUR’un platformunda bulunan 6 istasyon sayesinde aynı anda toplam 24 adet MAM‑L mühimmatı taşınabilmektedir; bu mühimmat yükü altında uçağın havada kalış süresi yaklaşık 12 saattir. Ayrıca platform, ihtiyaç halinde 4 adet Teber‑81 ya da 2 adet Teber‑82 taşıyabilme kapasitesine sahiptir. Bu yüksek mühimmat kapasiteleri, AKSUNGUR’u selefi ANKA sistemine göre önemli ölçüde geliştirmekte ve hava platformlarının üzerindeki yükü hafifleterek F‑16 veya F‑4 gibi uçaklara destek sağlayacak bir rol üstlenmesine imkân tanımaktadır. Teknik Özellikler Motor Tipi: PD‑170 çift turbo dizel Motor Gücü: 2 × 170 HP (Deniz seviyesi, ISA) Kanat Açıklığı: 24 m Azami Kalkış Ağırlığı: 3.300 kg Taarruz / Deniz Karakol Görevi: 750 kg harici yük ile 25 kft’te 12 saat Sinyal İstihbaratı Görevi: 150 kg faydalı yük ile 35 kft’te 24 saat Sistem Özellikleri Tam otonom operasyon kabiliyeti Çift yedekli otomatik uçuş kontrol sistemi Çift yedekli otomatik kalkış ve iniş sistemi Çift yedekli elektrik güç üretim sistemi Çift yedekli şifrelenmiş sayısal veri linki DO‑178B uyumlu yazılım DO‑254 uyumlu donanım Mevcut ANKA İHA sistemleriyle yer kontrol istasyonu ve veri linki uyumluluğu Buzdan koruma sistemi (opsiyonel) SATCOM ile görüş hattı ötesi (BLOS) operasyon esnekliği (opsiyonel) Kötü hava ve GPS karıştırma ortamlarında çalışabilirlik Orta irtifa İHA sistemleri için küçük radar kesit alanına uygun tasarım Yansıma (multipath) etkilerine karşı koruma Düşük RF güç gereksinimi Uzun tespit ve takip menzili Elektromanyetik hücum (EH) koruması Platform‑bağımsız mimari Faydalı Yük Seçenekleri Görüntü İstihbaratı (IMINT): Elektro‑Optik / Kızılötesi / Lazer işaretleyici / Lazer mesafe bulucu kameralar SAR / GMTI / ISAR paketleri Geniş alan gözetleme kameraları Sinyal İstihbaratı (SIGINT): COMINT / DF (haberleşme istihbaratı / yön bulma) ESM / ELINT (elektronik destek / elektronik istihbarat) Deniz Karakol (Maritime): SAR / GMTI / ISAR faydalı yükleri Otomatik Tanımlama Sistemi (AIS) Sonobuoy podu MAD boomu Haberleşme: Uydu haberleşmesi (SATCOM) Personel Yer Tespit Sistemi (PLS) V/UHF radyo rölesi Haberleşme servis podu Silah Seçenekleri: TEBER‑81 (lazer güdümlü Mk‑81) TEBER‑82 (lazer güdümlü Mk‑82) LUMTAS MAM‑L, MAM‑C Cirit HGK‑3 (hassas güdüm kiti) KGK (82) (kanatlı güdüm kiti) Minyatür bomba SavunmaSanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0

Teknoloji Haberleri

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı

AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı, Baykar Savunma’nın Bayraktar Taktik Blok‑II’den elde ettiği tecrübeler ışığında geliştirilen, ileri düzey teknik kabiliyetleriyle savaş uçaklarının bazı görevlerini üstlenebilen yüksek performanslı bir taarruz dronudur. Kendine has bükümlü kanat tasarımıyla yaklaşık 20 m kanat açıklığına sahip olan AKINCI, çok sayıda mühimmat ve faydalı yük istasyonuna sahiptir. Sistem; yüksek irtifa‑uzun süre (HALE/MALE karışımı görev profili) operasyonu yapabilecek şekilde tasarlanmış olup, 40.000 ft irtifada 24 saat havada kalabilme ve 1.350 kg faydalı yük taşıma kapasitesine ulaşabilmektedir. Taşıyabileceği gelişmiş faydalı yük paketleri arasında elektronik destek podları, uydu haberleşme sistemleri (SATCOM), hava‑hava radarları, engel tespit radarları ve sentetik açıklıklı radar (SAR) gibi sistemler bulunur; böylece hem hava‑yer hem de hava‑hava angajman görevleri icra edilebilir. Çift motorlu tasarıma ve azami kalkış ağırlığı yaklaşık 5.550 kg olan platformun yer testleri motor çalıştırma safhasıyla 01.09.2019 tarihinde başlamıştır. AKINCI için devam eden test ve sertifikasyon faaliyetleri sürmekte olup, sistemin Türk Silahlı Kuvvetleri ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması planlanmaktadır. Gelişmiş Özellikler Tam otomatik seyir ve rota takibi. Dahili sensör füzyonu destekli, hassas otomatik kalkış ve iniş (A‑LAKS) yeteneği. Tam otomatik taksi ve park işlemleri. Yarı otonom uçuş modları desteği. Hata toleranslı, üçlü yedekli sensör füzyonu uygulaması. Çapraz yedekli Yer Kontrol İstasyonu (YKİ) sistemi. Özgün, yedekli servo aktüatör birimleri. Özgün, yedekli lityum tabanlı batarya birimleri. Teknik Özellikler Haberleşme: Çift yedekli SATCOM; çift yedekli LOS (250 km). Azami Kalkış Ağırlığı: ≈ 5.500–5.550 kg. Faydalı Yük Kapasitesi: 1.350 kg. Uçuş Süresi: 24 saat (tasarım hedefi). Uçuş İrtifası: 40.000 ft. Uzunluk: 12,2 m. Kanat Açıklığı: 20 m. İtki Tipi: İki adet 750 HP sınıfı motor (çift motor konfigürasyonu). Kalkış ve İniş: Otomatik (tam otomatik kalkış/iniş yetenekleri). AKINCI, çok amaçlı görev profili, yüksek faydalı yük kapasitesi ve gelişmiş haberleşme‑sensör entegrasyonu sayesinde istihbarat/keşif, gözetleme, elektronik harp ve taarruz görevlerinde esnek ve etkili bir platform sunar. Savunmasanayist   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri

Teknoloji Haberleri

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi

Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi T‑129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri programından elde edilen teknolojik birikim ve saha tecrübeleri temel alınarak, tamamen millî ve yerli imkânlarla geliştirilecek “Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri” projesi başlatılmıştır. Proje, 22 Şubat 2019 tarihinde Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) arasında imzalanan anlaşma ile resmiyet kazanmıştır. SSB himayesinde ve TUSAŞ ana yükleniciliğinde yürütülen bu programın hedefi, GÖKBEY Genel Maksat Helikopteri projesinde de kullanılan alt sistemlerden faydalanarak yüksek faydalı yük, gelişmiş aviyonikler ve düşürülmüş lojistik maliyetiyle yüksek performanslı bir ağır sınıf taarruz platformu ortaya koymaktır. Geliştirilecek helikopter; artırılmış mühimmat kapasitesi, modern hedef keşif/tespit yetenekleri ve sürdürülebilir bakım‑onarım yapısına sahip olacak şekilde tasarlanmaktadır. Temel Özellikler ve Kabiliyetler Mürettebat: 2 kişi. Servis tavanı: 20.000 ft. Azami hız: 172 knot. HOGE kabiliyeti: 6.000 ft, 35 °C’te MTOW koşullarında dikey askı yapabilme. Çalışma çevresi: −40 °C ile +50 °C arasında buzlanma koşulları dahil operasyon yeteneği. Geçe / gündüz operasyon: Tüm görev profillerinde gece ve gündüz kullanılabilirlik. Zırh: 12,7 mm mühimmata dayanıklı zırhlı kokpit ile mürettebat koruması. Mühimmat kapasitesi: Lançerler hariç toplam 1.200 kg taşıma kapasitesi. Silah istasyonları: 6 adet kanat altı istasyonu. Silahlandırma ve Görev Yükleri Helikopterin taşıyabileceği ve entegre edilebilecek silah sistemleri şunlardır: 30 mm (veya opsiyonel 20 mm) top sistemi, Güdümsüz roketler, Güdümlü roketler, Hava‑yer füzeleri, Hava‑hava füzeleri (gerekli muharebe ihtiyaçları için), Serbest düşümlü genel maksat mühimmatları, Radar güdümlü füzeler, Lazer tabanlı silah sistemleri (entegrasyon opsiyonu). Temel Ekipman ve Aviyonik Yapı 4 eksenli otopilot ile hassas uçuş ve manevra desteği, Modüler aviyonik mimarisi sayesinde görev profiline göre hızlı konfigürasyon ve güncelleme imkânı, Hedef tespit radarı (güncel keşif ve hedefleme ihtiyaçlarına göre uyarlanabilir), Gelişmiş hedef tespit sistemi ve sensör füzyonu yetenekleri, Kaska entegre görüntüleme sistemi (HMD/helmet‑mounted), mürettebatın hedef tespiti ve nişanlama kapasitesini artırmak üzere tasarlanmıştır.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 27, 2025 0
Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi

Tarihten Haberler

Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi

Şapka Dayatması: Ya şapka ya idam! Şapkanın basit bir başlık olmadığını bilen Müslüman halk, Türkiye’nin birçok şehrinde “Şapka takmak istemiyoruz!” diyerek tepkisini ortaya koymuştu. Fakat devlet bu konuda oldukça kararlıydı. Polis ve jandarma, köprübaşlarında, yol ayrımlarında şapka denetimi yapıyor; fesli vatandaşlara müdahale ediyor, zaman zaman silah bile kullanıyordu. Çeyrek asırdır "Tek Adam"ın yönettiği Türkiye’de bakın neler yaşanıyordu! 4 Şubat 2021 tarihinde Çorum Valisi Mustafa Çiftçi'nin, “şapka mağdurları”nın sembol ismi İskilipli Atıf Hoca’yı anma etkinliğine katılması, CHP tarafından sert eleştirilmiş ve “toplumu kutuplaştırma” girişimi olarak tanımlanmıştı. CHP Milletvekili Tufan Köse, bu ziyareti “Suç ve suçluyu övmektir, suçtur” sözleriyle değerlendirmişti. Ancak ardından, “artık değiştik” söylemini benimseyen CHP’nin Kastamonu Belediyesi, “Şapka İnkılabının 99. Yıldönümü Şenliği” düzenlemişti. Sekiz gün süren bu organizasyonun yüksek maliyeti bir kenara, CHP’ye gönül vermiş “şartsız bağışçılar” sayesinde maddi yönü kamuoyundan kaçırıldı. Fakat halkın vicdanında yara bırakan, hafızalardan silinmeyen bu baskıcı uygulamanın, âdeta bir düğün havasında kutlanması; nasıl bir “değişim” anlayışının ürünüydü? O halde CHP’nin bu “şenlik” ile neyi kutladığını hep birlikte inceleyelim: 27 Ağustos 1925 günü Kastamonu gezisi sırasında konuşan Mustafa Kemal, Türk halkının giyim tarzını “altı kaval, üstü şişhane” benzetmesiyle küçümsemiş ve yeni kıyafet anlayışını şu şekilde tarif etmişti: “Ayakta kundura, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve tabii ki bütün bunları tamamlayan siperlikli bir başlık...” Elindeki Panama şapkasını sallayarak, sözlerini daha da netleştirmişti: “Bu serpuşa şapka denir. Buna caiz değil diyenler var. Arkadaşlar, bu yöneliş mecburidir. Bu kadar büyük bir hedef için gerekirse bazı kurbanlar vermek gerekir. Bu önemsizdir!” — [1] Nimet Arslan, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II CHP kadroları bu mesajı açıkça almıştı. 1 Eylül günü Kastamonu’dan Ankara’ya dönen Mustafa Kemal’i karşılayan tüm devlet görevlileri şapka takmıştı. Bu manzarayı gören Mazhar Müfit bile şaşkınlığını gizleyememişti: “Paşa Kastamonu’dan döndüğünde gözlerime inanamadım. Paşa tamam da… Diyanet İşleri Başkanı bile fötr şapka giymişti.” — [2] Mazhar Müfit Kansu, Atatürk’le Beraber Hemen ertesi gün, şapka giymeyi zorunlu kılan 2431 No’lu Bakanlar Kurulu kararı yayımlandı.   “Nesiller Değişinceye Kadar Sıkı Tutmak Lazım!” Devlet, bu konuda işi oldukça sıkı tutuyordu. 22 Ekim 1925’te İzmir dönüşünde Mustafa Kemal’i karşılayan Başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve memurların tamamı talimat doğrultusunda şapkalıydı. İstasyondan Meclis’e kadar dizilen tören grubu da Paşa’yı bu yeni başlıkla selamlıyordu. Ancak Anadolu’nun farklı bölgelerinde tablo başkaydı. Yıllarca süren savaşlardan yorgun düşmüş, yoksullukla mücadele eden millet, bu dayatma karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Şapkanın sıradan bir başlık olmadığını bilen Müslümanlar, “Şapka giymek istemiyoruz!” diyerek protestolara başlamıştı. Buna karşın devlet geri adım atmıyor, polis ve jandarma, kavşaklarda ve köprü başlarında şapka denetimleri yaparak feslileri hedef alıyor, şiddet uyguluyordu. Mustafa Kemal, bu tepkilerin farkındaydı. Bir karşılamada Başbakan’a, “Yobazların şapka konusundaki tutumu nedir?” diye sormuş; İsmet Paşa’nın, “Sinmiş durumdalar, mecburen kabullendiler” cevabına karşılık şu uyarıda bulunmuştu: “Nesiller değişene kadar bu sıkı tutulmalıdır!” — [3] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası   Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi Aynı günlerde İzmir’de, İstiklal Madalyalı Vecihi Hürkuş, kendi ürettiği uçak için uçuş izni talep etmiş; ancak “Devlet bu tayyarenin teknik özelliklerini değerlendirecek durumda değil” cevabını almıştı. Hürkuş, 15 dakikalık başarılı bir uçuşla yeteneklerini kanıtlamıştı. Ancak izinsiz uçtuğu gerekçesiyle hapis cezası verilmiş ve uçağı da elinden alınmıştı! Yine o günlerde İngiltere Musul’a el koyarken, Adalet Bakanı Mahmut Esat’ın öncelik listesinde şapka ilk sıradaydı. Mustafa Kemal’in kendisine danıştığı o kritik anda şu cevabı verdiği anlatılır: “Şapka giymek, bu millet için Musul’u fethetmekten daha önemlidir.” — [4] M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali Bütün bu baskılara rağmen halktan gelen itirazlar dinmeyince, 671 sayılı kanun hazırlanarak 25 Kasım 1925’te kabul edildi. Bu süreçte bazı milletvekilleri, yasa teklifinin insan haklarına aykırı olduğunu belirtmişse de, sonuç değişmedi. Artık şapka giymeyi reddeden herkes İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaktı. — [5] TBMM Zabıtları   Anadolu'da eşi benzeri görülmemiş zulüm Anadolu'da yaşanan şapka zulmünün boyutları tahminlerin ötesindeydi. Jandarma güçleri, özellikle cami önlerinde konuşlanarak şapkasız çıkanları yaka paça karakola götürüyordu. Sivas’ta yasa karşıtı afiş hazırlayanlar, bunları duvara asanlar ve “düşünce birliği yaptığı” iddia edilen kişiler bile tutuklanmıştı. Rize, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Amasya, Samsun, Tokat, Trabzon ve Gümüşhane gibi şehirlerde yüzlerce Müslüman İstiklal Mahkemeleri’nin acımasız kararlarına maruz kalmıştı. Bu mahkemelerde görev yapan CHP’li milletvekilleri, yüzlerce insanı idama mahkûm etmişti. Tüm bu hukuk dışı kararları burada tek tek sıralamak mümkün değil. Ancak bu zulmün simgesi hâline gelen İskilipli Âtıf Hoca’nın yaşadıkları, başlı başına bir ibret vesikasıdır.   Giresun'da Beraat, Ankara'da İdam! İskilipli Mehmed Atıf Hoca’nın 1924’te yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesi, Maarif Vekâleti’nin izniyle yayımlanmıştı. O dönemde henüz “Şapka Kanunu” yürürlükte değildi. Hatta şapka giyenlere bile soruşturma açılıyordu. İstiklal Savaşı’na ciddi katkılarda bulunan Atıf Hoca, kanunun çıkmasından hemen sonra, 7 Aralık 1925 akşamı, İstanbul’daki evinden gözaltına alındı. Bir haftalık sorgulamanın ardından 14 Aralık’ta Giresun’a sevk edildi. — [6] Sadık Albayrak, DİA İstiklal Mahkemesi, Atıf Hoca’yı risaledeki ifadeleri nedeniyle “tahrik” ya da “teşvik” suçlamalarıyla yargıladı. Ancak suç unsuru bulunamayınca beraat kararı verdi. Tam serbest bırakılmak üzereyken “Ankara’ya gönderilsin” emri verildi. — [7] Derin Tarih, Kasım 2013 Asıl mesele, Atıf Hoca’nın hilafet savunusuydu. Ankara’daki ikinci mahkemede Kel Ali, Kılıç Ali ve Reşit Galip’in sorularına karşı etkili bir savunma yapan Atıf Hoca, şu çarpıcı diyaloğu yaşamıştı: Kel Ali: “Başındaki bez parçasını çıkar, onun yerine bu şapkayı tak. Böylece idamdan kurtulursun.” Atıf Hoca: “Arkanızdaki Türk bayrağı da bir bez parçasıdır. Onu indirip yerine İngiliz bayrağı mı asalım?” Bu cevabın ardından Kel Ali, öfkeyle şöyle demişti: “Bu mahkemenin temyizi yok, bunu biliyorsun değil mi?” 3 Şubat’ta savcı, yalnızca üç yıl kürek cezası istemesine rağmen mahkeme, “Cumhuriyeti tağyir” gibi muğlak gerekçelerle Atıf Hoca hakkında idam kararı verdi. — [8] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları, 1926 4 Şubat 1926 sabahı, Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte idam edildi. İnfazdan hemen önce başına zorla şapka geçirilmiş, bu durum onun için idamdan bile ağır bir hakaret olmuştu. Her iki mübarek insanın naaşı, ibret olsun diye üç gün boyunca darağacında bırakıldı. Kastamonu’da yapılan konuşmada öngörülen “kurbanlar”, İskilipli ve Dağıstanlı başta olmak üzere 78 kişiyi bulmuştu. Bugün bazı Kemalist çevreler hâlâ “Kimse şapkadan dolayı asılmadı” diyerek kendilerini savunmaya çalışıyor. Evet, hiçbir mahkeme kararında “şapkaya muhalefet” ifadesi geçmiyor olabilir. Ama halk da, tarih de biliyor ki, bu insanların tamamı “şapka kurbanı”dır. İşte CHP, bugün bu “şapka kurbanları”nı kutlamak için “şenlik” düzenliyor. Ne garip bir ironi! Ve daha da acısı, günümüzde bazı muhafazakâr erkeklerin kasket sevdası, kimi kadınların başörtü üzerine taktığı moda serpuşlar; Atıf Hoca gibi hayatını bu inanç uğruna feda edenlerin kemiklerini sızlatıyor.

Adminator Kasım 26, 2025 0
Mehmet Akif Ersoy

Tarihten Haberler

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906”  belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor.   Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi Bir Milli Kahramanı Dışlamak Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy. Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti. Sürgün Değil, Sessiz İtiraz 1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi. Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek 1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu. “Onu Sevmek Cesaretti” Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı. Aynı Yolun Yolcuları Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti. Gücü Elinde Tutanın Körlüğü Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor. Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart. Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 25, 2025 0