Brand logo light

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906”  belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor.   Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi Bir Milli Kahramanı Dışlamak Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy. Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti. Sürgün Değil, Sessiz İtiraz 1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi. Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek 1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu. “Onu Sevmek Cesaretti” Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı. Aynı Yolun Yolcuları Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti. Gücü Elinde Tutanın Körlüğü Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor. Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart. Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız.   TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Adminator Kasım 25, 2025 0
Kızılay Web Banner 950X100