Bayraktar TB2 Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA), Baykar Savunma tarafından milli ve yüksek oranda yerli kaynaklarla geliştirilmiş bir taktik sınıf SİHA platformudur. Türk savunma sanayisinin öne çıkan başarılarından biri olarak kabul edilen Bayraktar TB2, 2014’ten bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri ve bazı müttefik ülke ordularında hizmet vermektedir. STM Banner 2015 yılında silahlandırılan Bayraktar TB2; Türk Kara Kuvvetleri, Türk Deniz Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı gibi kurumlar tarafından operasyonel olarak kullanılmaktadır. Güvenlik güçleri Bayraktar TB2’yi 2014’ten itibaren yurt içinde ve yurt dışında yürütülen terörle mücadele ve taktik görevlerde yoğun şekilde istismar etmiştir. Baykar Savunma tarafından geliştirilen bu taktik SİHA platformu, toplamda 400 bini aşkın uçuş saatine ulaşmıştır. Şirketin ihracat faaliyetleriyle Bayraktar TB2 en az 22 ülkeye ihraç edilmiş; bugüne dek üretilen TB2 sayısının 300’ün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. İhraç edilen bazı ülkeler (örnekler): Katar Libya Ukrayna Polonya Türkmenistan Kırgızistan Fas Azerbaycan Nijer Etiyopya Pakistan Tacikistan Bayraktar TB2, Roketsan tarafından üretilen MAM‑L ve MAM‑C gibi lazer güdümlü mühimmatlarla donatılabilmekte olup; Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve son dönemde Ukrayna’daki muharebe ortamlarında sağladığı operasyonel başarılarla sıkça gündeme gelmiştir. Platform, görev başına azami dört mühimmat taşıyabilmektedir. Bayraktar TB2 Teknik Özellikleri Haberleşme menzili: < 300 km Seyir / Maksimum hız: 70 knot – 120 knot Faydalı yük kapasitesi: 150 kg Faydalı yük (ISR): Değiştirilebilir EO/IR/LD veya çok amaçlı AESA radar seçenekleri Faydalı yük (mühimmat): 4 adet lazer güdümlü akıllı mühimmat (ör. MAM serisi) Yakıt kapasitesi / tipi: 300 litre / benzin Kalkış & iniş: Pist (otomatik) Maksimum kalkış ağırlığı: 700 kg Havada kalış süresi: ~27 saat Kanat açıklığı: 12 m Yükseklik: 2,2 m Uzunluk: 6,5 m İtki tipi: 105 HP içten yanmalı enjeksiyonlu motor Operasyonel / maksimum irtifa: 18.000 ft – 25.000 ft SavunmaSanayist TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
ANKA İHA Sistemi — Proje ve Tanım ANKA Projesi’nin ilk aşamasının hedefi; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin keşif, gözetleme, tespit, teşhis ve hedefleme ihtiyaçlarını karşılayacak millî bir insansız hava aracı sistemi geliştirmektir. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ/TAI) tarafından yürütülen proje kapsamında MALE (Orta İrtifa — Uzun Havada Kalış) sınıfında farklı konfigürasyonlara sahip prototipler üretilmiş ve teslim edilerek projenin ilk aşaması tamamlanmıştır. 2019 Ocak ayında ise 10 adet ANKA‑S’nin Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kesin teslimatıyla projenin bir sonraki aşaması ilerletilmiştir. Sistem Tanımı ve Görev Profili ANKA; gece‑gündüz ve kötü hava koşullarında çalışabilen, sabit ya da hareketli hedefleri tespit, teşhis, tanımlama, izleme ve gerektiğinde imha edebilmek üzere tasarlanmış bir görüntü-istihbarat (IMINT) platformudur. Gerçek zamanlı görüntü aktarımı yapabilen ANKA; aşağıdaki faydalı yük seçenekleriyle görev icra etmektedir: Elektro‑Optik gündüz kamerası (EO Day TV) EO / IR (gündüz/kızılötesi) + Lazer Mesafe Bulucu (LRF) & Lazer İşaretleyici (LD) ve Spotter paketleri SAR / MTI / ISAR tipinde radar faydalı yükleri LUMTAS, CİRİT ve MAM‑L gibi güdümlü mühimmat yükleri ANKA, yapısal olarak tamamen kompozit malzemeden tasarlanmış; mono‑blok gövde, sökülebilir kanatlar ve V‑kuyruk düzeni, katlanabilir iniş takımı, yedeklemeli kontrol yüzeyleri, ekipman bölmeleri ve erişim kapakları gibi özelliklere sahiptir. Uçuş kontrol bilgisayarına bağlı sensör parkı; pitot‑statik ve diğer hava verisi sensörleri, entegre GPS/INS (EGI), hareket‑sıcaklık‑basınç algılayıcıları ile uçuş güvenliği ve navigasyon verilerini sağlar. Ayrıca hareketlendiriciler, haberleşme ve tanıtma sistemleri, görev kontrol, kayıt ve izleme birimleri ile çok sayıda arayüz ve kontrol modülü platformda yer almaktadır. Millîlik ve Motor Entegrasyonu ANKA sisteminin üretiminde %90’ın üzerinde yerli imkân kullanılmıştır. PD‑170 (TEI) turbodizel motoru ile uyumlu hale getirilen ANKA, PD‑170 ile uçuş testlerini 2019 yılında gerçekleştirmiştir. Temel Performans Parametreleri Servis irtifası: 30.000 ft (ASL) Havada kalış süresi: 24 saat (tasarım hedefi) Normal seyir hızı: > 75 knot Çevre şartları: Operasyon limitleri; 15 kt yan rüzgar, 20 kt baş rüzgarı ve MIL‑HDBK‑310 ile tanımlanan sıcaklık, nem, yağmur ve buzlanma koşullarını kapsar. Faydalı yük kapasitesi: 250 kg ANKA Konfigürasyonları Projede farklı görev ihtiyaçlarına yönelik A, B, C, S ve I gibi değişik ANKA konfigürasyonları geliştirilmiştir; her biri belirli görev paketleri ve sensör/mühimmat kombinasyonlarına göre özelleştirilebilmektedir. ANKA, millî tasarım‑üretim yeteneklerini sahaya taşıyan bir platform olarak, keşif‑gözetleme ve görev desteği kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmiştir. SavunmaSanayist TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
ALPAGU, STM tarafından millî imkânlarla geliştirilen sabit kanatlı, otonom vurucu insansız hava aracı (VİHA) sistemidir. Sistem; sabit kanatlı vurucu İHA platformu, lançer (başlatma aracı) ve yer kontrol istasyonundan (YKİ) oluşan bir çözüm olarak tasarlanmıştır. Asimetrik veya konvansiyonel harp senaryolarında kullanılmak üzere geliştirilen ALPAGU, tek bir er tarafından taşınabilen ve ateşlenebilen bir yapıya sahiptir. Platform üzerinde çalışan gömülü, gerçek zamanlı görüntü işleme ve derin öğrenme algoritmaları sayesinde hem sabit hem de hareketli hedeflere karşı etkinlik gösterebilmektedir. Hedef tespiti ve imha kararları “Man‑in‑the‑Loop” prensibi ile operatör kontrolünde gerçekleştirilir; yani nihai taarruz kararı insana aittir. Kompozit gövde ve özgün aviyonik tasarım ALPAGU’yu hafif ve ergonomik kılar. STM tarafından geliştirilen görev bilgisayarı ile uçuş kontrol sistemi, platformun tam otonom seyrüsefer icra etmesine olanak sağlar. Sistem tekli (TEK‑ER) kullanım için tasarlanmış olmakla birlikte, aynı anda birden fazla lançer ile entegre çalışarak çoklu atış/destek senaryolarında da kullanılabilecek esnekliktedir. ALPAGU, yaklaşık 400 gram ağırlığında harp başlığı taşıyabilen konfigürasyonu ile özellikle antipersonel görevlerinde görev alacaktır. Üzerinde farklı mühimmat ve konfigürasyon seçenekleri geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Mevcut planlama doğrultusunda ALPAGU Vurucu İHA Sisteminin 2022 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması hedeflenmiştir. Başlıca Kabiliyetler Gündüz ve gece etkin operasyon yapabilme Otonom hassas vuruş yeteneği Hareketli hedeflere yönelip isabet sağlama Yüksek performanslı seyrüsefer ve kontrol algoritmaları Tek er tarafından taşınıp kullanılabilme Acil görev modları (yüksek öncelikli/referans görevlerine hızlı geçiş) Gelişmiş elektronik mühimmat emniyeti ile güvenli kurma ve ateşleme mekanizmaları Millî ve özgün gömülü donanım ve yazılım mimarisi Gömülü, gerçek zamanlı nesne tespit, teşhis, takip ve sınıflandırma yetenekleri Teknik Özellikler Menzil: 10 km Görev süresi: 15 dakika Mühimmat (harp başlığı) ağırlığı: ~400 g SavunmaSanayist TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
AKSUNGUR, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından ANKA projesinden kazanılan deneyim ışığında geliştirilen, Orta İrtifa — Uzun Hava Kalış (MALE) sınıfında çift motorlu ve yüksek faydalı yük kapasitesine sahip bir insansız hava aracıdır (İHA/SİHA). Sistem, 20 Mart tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Otomatik iniş-kalkış (OKİS) özellikleri kullanılarak yapılan ilk uçuşta 4 saat 20 dakika süreyle havada kalan AKSUNGUR, görev profilinde 30.000 ft irtifaya kadar görev icra edebilecektir. Türk Motor Sanayii A.Ş. (TEI) tarafından geliştirilen iki adet PD-170 milli turbodizel motora sahip olan AKSUNGUR; taarruz, görüntü temelli istihbarat (IMINT) ve aynı zamanda sinyal istihbaratı (SIGINT) görevlerini de yürütebilecek şekilde tasarlanmıştır. Sistemin 2021 yılı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine teslim edilmesi planlanmıştır. AKSUNGUR’un platformunda bulunan 6 istasyon sayesinde aynı anda toplam 24 adet MAM‑L mühimmatı taşınabilmektedir; bu mühimmat yükü altında uçağın havada kalış süresi yaklaşık 12 saattir. Ayrıca platform, ihtiyaç halinde 4 adet Teber‑81 ya da 2 adet Teber‑82 taşıyabilme kapasitesine sahiptir. Bu yüksek mühimmat kapasiteleri, AKSUNGUR’u selefi ANKA sistemine göre önemli ölçüde geliştirmekte ve hava platformlarının üzerindeki yükü hafifleterek F‑16 veya F‑4 gibi uçaklara destek sağlayacak bir rol üstlenmesine imkân tanımaktadır. Teknik Özellikler Motor Tipi: PD‑170 çift turbo dizel Motor Gücü: 2 × 170 HP (Deniz seviyesi, ISA) Kanat Açıklığı: 24 m Azami Kalkış Ağırlığı: 3.300 kg Taarruz / Deniz Karakol Görevi: 750 kg harici yük ile 25 kft’te 12 saat Sinyal İstihbaratı Görevi: 150 kg faydalı yük ile 35 kft’te 24 saat Sistem Özellikleri Tam otonom operasyon kabiliyeti Çift yedekli otomatik uçuş kontrol sistemi Çift yedekli otomatik kalkış ve iniş sistemi Çift yedekli elektrik güç üretim sistemi Çift yedekli şifrelenmiş sayısal veri linki DO‑178B uyumlu yazılım DO‑254 uyumlu donanım Mevcut ANKA İHA sistemleriyle yer kontrol istasyonu ve veri linki uyumluluğu Buzdan koruma sistemi (opsiyonel) SATCOM ile görüş hattı ötesi (BLOS) operasyon esnekliği (opsiyonel) Kötü hava ve GPS karıştırma ortamlarında çalışabilirlik Orta irtifa İHA sistemleri için küçük radar kesit alanına uygun tasarım Yansıma (multipath) etkilerine karşı koruma Düşük RF güç gereksinimi Uzun tespit ve takip menzili Elektromanyetik hücum (EH) koruması Platform‑bağımsız mimari Faydalı Yük Seçenekleri Görüntü İstihbaratı (IMINT): Elektro‑Optik / Kızılötesi / Lazer işaretleyici / Lazer mesafe bulucu kameralar SAR / GMTI / ISAR paketleri Geniş alan gözetleme kameraları Sinyal İstihbaratı (SIGINT): COMINT / DF (haberleşme istihbaratı / yön bulma) ESM / ELINT (elektronik destek / elektronik istihbarat) Deniz Karakol (Maritime): SAR / GMTI / ISAR faydalı yükleri Otomatik Tanımlama Sistemi (AIS) Sonobuoy podu MAD boomu Haberleşme: Uydu haberleşmesi (SATCOM) Personel Yer Tespit Sistemi (PLS) V/UHF radyo rölesi Haberleşme servis podu Silah Seçenekleri: TEBER‑81 (lazer güdümlü Mk‑81) TEBER‑82 (lazer güdümlü Mk‑82) LUMTAS MAM‑L, MAM‑C Cirit HGK‑3 (hassas güdüm kiti) KGK (82) (kanatlı güdüm kiti) Minyatür bomba SavunmaSanayist TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı, Baykar Savunma’nın Bayraktar Taktik Blok‑II’den elde ettiği tecrübeler ışığında geliştirilen, ileri düzey teknik kabiliyetleriyle savaş uçaklarının bazı görevlerini üstlenebilen yüksek performanslı bir taarruz dronudur. Kendine has bükümlü kanat tasarımıyla yaklaşık 20 m kanat açıklığına sahip olan AKINCI, çok sayıda mühimmat ve faydalı yük istasyonuna sahiptir. Sistem; yüksek irtifa‑uzun süre (HALE/MALE karışımı görev profili) operasyonu yapabilecek şekilde tasarlanmış olup, 40.000 ft irtifada 24 saat havada kalabilme ve 1.350 kg faydalı yük taşıma kapasitesine ulaşabilmektedir. Taşıyabileceği gelişmiş faydalı yük paketleri arasında elektronik destek podları, uydu haberleşme sistemleri (SATCOM), hava‑hava radarları, engel tespit radarları ve sentetik açıklıklı radar (SAR) gibi sistemler bulunur; böylece hem hava‑yer hem de hava‑hava angajman görevleri icra edilebilir. Çift motorlu tasarıma ve azami kalkış ağırlığı yaklaşık 5.550 kg olan platformun yer testleri motor çalıştırma safhasıyla 01.09.2019 tarihinde başlamıştır. AKINCI için devam eden test ve sertifikasyon faaliyetleri sürmekte olup, sistemin Türk Silahlı Kuvvetleri ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri envanterine alınması planlanmaktadır. Gelişmiş Özellikler Tam otomatik seyir ve rota takibi. Dahili sensör füzyonu destekli, hassas otomatik kalkış ve iniş (A‑LAKS) yeteneği. Tam otomatik taksi ve park işlemleri. Yarı otonom uçuş modları desteği. Hata toleranslı, üçlü yedekli sensör füzyonu uygulaması. Çapraz yedekli Yer Kontrol İstasyonu (YKİ) sistemi. Özgün, yedekli servo aktüatör birimleri. Özgün, yedekli lityum tabanlı batarya birimleri. Teknik Özellikler Haberleşme: Çift yedekli SATCOM; çift yedekli LOS (250 km). Azami Kalkış Ağırlığı: ≈ 5.500–5.550 kg. Faydalı Yük Kapasitesi: 1.350 kg. Uçuş Süresi: 24 saat (tasarım hedefi). Uçuş İrtifası: 40.000 ft. Uzunluk: 12,2 m. Kanat Açıklığı: 20 m. İtki Tipi: İki adet 750 HP sınıfı motor (çift motor konfigürasyonu). Kalkış ve İniş: Otomatik (tam otomatik kalkış/iniş yetenekleri). AKINCI, çok amaçlı görev profili, yüksek faydalı yük kapasitesi ve gelişmiş haberleşme‑sensör entegrasyonu sayesinde istihbarat/keşif, gözetleme, elektronik harp ve taarruz görevlerinde esnek ve etkili bir platform sunar. Savunmasanayist TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri Projesi T‑129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri programından elde edilen teknolojik birikim ve saha tecrübeleri temel alınarak, tamamen millî ve yerli imkânlarla geliştirilecek “Ağır Sınıf Taarruz Helikopteri” projesi başlatılmıştır. Proje, 22 Şubat 2019 tarihinde Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) arasında imzalanan anlaşma ile resmiyet kazanmıştır. SSB himayesinde ve TUSAŞ ana yükleniciliğinde yürütülen bu programın hedefi, GÖKBEY Genel Maksat Helikopteri projesinde de kullanılan alt sistemlerden faydalanarak yüksek faydalı yük, gelişmiş aviyonikler ve düşürülmüş lojistik maliyetiyle yüksek performanslı bir ağır sınıf taarruz platformu ortaya koymaktır. Geliştirilecek helikopter; artırılmış mühimmat kapasitesi, modern hedef keşif/tespit yetenekleri ve sürdürülebilir bakım‑onarım yapısına sahip olacak şekilde tasarlanmaktadır. Temel Özellikler ve Kabiliyetler Mürettebat: 2 kişi. Servis tavanı: 20.000 ft. Azami hız: 172 knot. HOGE kabiliyeti: 6.000 ft, 35 °C’te MTOW koşullarında dikey askı yapabilme. Çalışma çevresi: −40 °C ile +50 °C arasında buzlanma koşulları dahil operasyon yeteneği. Geçe / gündüz operasyon: Tüm görev profillerinde gece ve gündüz kullanılabilirlik. Zırh: 12,7 mm mühimmata dayanıklı zırhlı kokpit ile mürettebat koruması. Mühimmat kapasitesi: Lançerler hariç toplam 1.200 kg taşıma kapasitesi. Silah istasyonları: 6 adet kanat altı istasyonu. Silahlandırma ve Görev Yükleri Helikopterin taşıyabileceği ve entegre edilebilecek silah sistemleri şunlardır: 30 mm (veya opsiyonel 20 mm) top sistemi, Güdümsüz roketler, Güdümlü roketler, Hava‑yer füzeleri, Hava‑hava füzeleri (gerekli muharebe ihtiyaçları için), Serbest düşümlü genel maksat mühimmatları, Radar güdümlü füzeler, Lazer tabanlı silah sistemleri (entegrasyon opsiyonu). Temel Ekipman ve Aviyonik Yapı 4 eksenli otopilot ile hassas uçuş ve manevra desteği, Modüler aviyonik mimarisi sayesinde görev profiline göre hızlı konfigürasyon ve güncelleme imkânı, Hedef tespit radarı (güncel keşif ve hedefleme ihtiyaçlarına göre uyarlanabilir), Gelişmiş hedef tespit sistemi ve sensör füzyonu yetenekleri, Kaska entegre görüntüleme sistemi (HMD/helmet‑mounted), mürettebatın hedef tespiti ve nişanlama kapasitesini artırmak üzere tasarlanmıştır. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906” belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor. Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi Bir Milli Kahramanı Dışlamak Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy. Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti. Sürgün Değil, Sessiz İtiraz 1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi. Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek 1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu. “Onu Sevmek Cesaretti” Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı. Aynı Yolun Yolcuları Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti. Gücü Elinde Tutanın Körlüğü Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor. Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart. Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Kemalizm ve Müslümanlara Yönelik Sistematik Zulüm: 1933 Mehmet Resul Efendi Davası 1933… Anadolu’nun bir köşesinde, evinde Kur’an öğreten bir hoca, Mehmet Resul Efendi, suçlu muamelesi görüyordu. Dini eğitim vermek, o dönemde bir “suç” sayılıyor, Müslümanlık adeta cezalandırılıyordu. İstanbul Birinci Ceza Mahkemesi, Mehmet Resul Efendi’nin ders verdiğine dair tek bir delil bulunamadığını saptayarak onu serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu beraat, Kemalizm’in Müslümanlara yönelik baskı ve zulümlerinin yalnızca küçük bir örneğiydi. Peki Mehmet Resul Efendi’yi kim şikayet etti? Cumhuriyet rejiminin ilanından sonra Türkiye’ye yüzbinlerce Yahudi getirildi, bunların önemli kimselerini Devletin kritik noktalarına yerleştirildikten sonra kalan diğer kesimlerini ise şehirlere dağıttılar. Türkiye’nin hemen, hemen tüm yetkilerini ele geçiren Yahudiler, bu sırada diğer Gayrimüslim azınlıkla da kaynaşmıştı ve Türk/Müslüman milletine nefes aldırmamaya kararlıydılar, böylece bitirdikleri düşündükleri İslamiyet ve Müslümanlığın kalan kısmı da ya yok olacaktı, ya da asimile olacaktı. Bu azınlık seferber olup Kuran okunduğu ve öğretildiği şüphelendikleri tüm evleri ve kişileri ifşa ediyorlardı. Müslüman kılığında abdestsiz şekilde Camilere gidip Arapça okunup okunmadığını öğrenmeye ve okunan Camilerdeki İmamları ve Müezzinleri ispiyon edip hapse atılmalarını ve böylece görevlerine son verilmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Yahudi ve diğer azınlık Gayrimüslimler böylelikle İslamiyet’i ve Müslümanlığı içten içe bitireceklerdi, Türk/Müslüman milleti ya yok olacak, ya da asimi olacaklardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İslam’a karşı yürütülen bu sistematik politikalar, açık ve acımasızdı: Hilâfet ilga edildi, İstiklâl Mahkemeleri kuruldu, şapka giymeyenler infaz edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ü bir peygamber olduğu ve adına Atatürk’ün peygamber olduğunu ifade eden ezanlar yazıldı ve bakanlık onaylı kitap veyahut dergilerde basıldı. Müslüman kadınların başörtüleri zorla çıkarıldı; İslam harfleri yasaklandı; ezan, tekbir, kamet, sala ve hutbe Türkçeleştirildi. Kurallara uymayanlar dersdest edildi. Hacca ve umreye gitmek yasaklandı, Ayasofya müzeye çevrildi, cami ve mescitler ahıra dönüştürüldü, tekkeler kapatıldı. Kur’an-ı Kerim’in basılması ve öğretilmesi yasaklandı; vakıflar kapatıldı ve direnenler ağır cezalarla susturuldu ya da infaz edildi. O dönemin Vakit gazetesinde yayımlanan bir haber, bu baskıların boyutunu gözler önüne sermektedir. Haberin başlığı “Arap Harfleriyle Ders” olup şöyle denmektedir: “Evinde Arap harfleriyle ders verdiği noktasından muhakeme edilen Mehmet Resul Efendi aleyhindeki dava, İstanbul Birinci Ceza Mahkemesi’nde dün bitmiştir. Mehmet Resul Efendi’nin ders verdiği sabit olmamış, beraati kararlaştırılmıştır.” Evinde Kur’an öğrettiği için suçlu muamelesi görmek ve Arap harfleriyle ders verdiği gerekçesiyle yargılanmak, Kemalizm’in Müslümanlara karşı sistematik ve planlı bir zulüm uyguladığını göstermektedir. Mehmet Resul Efendi’nin beraatı, baskıların ve yasakların yoğunluğunu değiştirmemiş, yalnızca görünürde bir hukuki sonuç üretmiştir. Kemalizm, genç kuşakların zihnini manipüle ederek bu tarihi gerçekleri unutturmaya çalışsa da, zulüm tarihimiz silinemez. Müslüman toplulukların inanç ve kültürüne uygulanan bu baskılar, yalnızca geçmişin bir parçası değil, aynı zamanda bugünün hafızasında da canlı bir uyarıdır. Bu olay, Müslümanlara ve İslam’a karşı yürütülen sistematik politikaların simgesidir ve tarihin doğru anlaşılması için hatırlanması elzemdir. Kaynaklar: Vakit Gazetesi, “Arap Harfleriyle Ders”, 1933. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, Baha Matbaası, İstanbul, 1962, s.191. Altan Öymen, Değişim Yılları, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2004, s.483–496. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
VI. Mehmed, 4 Ocak 1861’de doğdu ve 1918’de Osmanlı tahtına çıktı. Tahta çıktığı dönemde I. Dünya Savaşı sona ermişti ve Osmanlı içeriden parçalanmış, ihanete uğramış ayrıca büyük bir çöküş içindeydi. Saltanatı, Mondros Mütarekesi ve İtilâf devletlerinin içerideki bazı paşaları da satın alarak İstanbul’u işgali ile şekillendi. Millî Mücadele’ye tam destek verdi fakat sadece halkına güvendi; Mustafa Kemal Paşa ve millî hareketle doğrudan çatışmaya girmedi. Saltanat, 1 Kasım 1922’de TBMM kararıyla kaldırıldı ve VI. Mehmed vahdettin tehdit edilerek yurt dışına gitmeye zorlandı. Dönemi, Osmanlı’nın son yılları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öncesi uğradığı ihanetlerle anılır. VI. Mehmed (Vahdeddin) – Kısa Notlar Doğum: 4 Ocak 1861, Dolmabahçe Sarayı. Anne-Baba: Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistü Kadınefendi. Çocukluğu: Altı aylıkken babasını, dört yaşında annesini kaybetti; üvey annesi Şâyeste Hanım tarafından büyütüldü. Eğitim: Özel hocalardan ders aldı, Fâtih Medresesi’nde bazı derslere devam etti. Yaşam yeri: Ağabeyi II. Abdülhamid’in hediye ettiği Çengelköy köşkünde padişah oluncaya kadar yaşadı. Veliaht ilanı: 1 Şubat 1916, Yûsuf İzzeddin Efendi’nin intiharı sonrası Osmanlı tahtının vârisi oldu. Temsil: 1916 Avusturya-Macaristan, 1917 Alman imparatoru cenaze ve davetlerinde padişahı temsil etti. Tahta çıkış: 3 Temmuz 1918, Sultan Mehmed Reşad vefat etti; VI. Mehmed adıyla tahta çıktı (daha çok Vahdeddin olarak anıldı). I. Dünya Savaşı Sonu ve Mütareke Dönemi Barış ve hükümet: Talat Paşa hükümetini bırakıp Ahmed Tevfik Paşa’ya hükümet kurdurdu (Ekim 1918). Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafı: 7 Ekim 1918, barıştan başka çare kalmadığını bildirdi. Mondros Mütarekesi: 30 Ekim 1918, Rauf Bey başkanlığında Türk heyeti tarafından imzalandı. İttihatçılar ve müttefikler: Kaçışlarına göz yumduğu ve hükümet müdahalesi ile I. Dünya Savaşı sonrası barış şartlarını hafifletmeye çalıştı. Meclis-i Meb‘ûsan feshi: 21 Aralık 1918, olağanüstü mahkemeleri ve mutlakiyetçi yönetimi destekledi. İngiliz ve Fransız Etkisi, Millî Mücadele Öncesi Hükümet değişiklikleri: Tevfik Paşa hükümeti ile İngilizler’in desteklediği İttihatçı karşıtı politikalar uygulandı. Damad Ferid Paşa: 4 Mart 1919, Millî Mücadelecileri engellemek için sadârete getirildi. Mustafa Kemal Paşa’nın görevleri: Dokuzuncu Ordu müfettişliğine tayin edildi (30 Nisan 1919). Millî Mücadele ve İşgaller İzmir’in işgali: 19 Mayıs 1919, hükümet değişti, milliyetçileri destekleyen kabine kuruldu. Erzurum ve Sivas Kongreleri: 23 Temmuz – Eylül 1919, millî hareket başladı; padişah ile ilişkiler koptu. Anadolu ile iletişim: Mustafa Kemal Paşa padişahla haberleşme imkânı buldu (Ekim 1919). İşgaller ve İstanbul Politikası İstanbul işgali: 16 Mart 1920, İtilâf devletleri İstanbul’u resmen işgal etti, milliyetçi liderler tutuklandı. Meclis açılışı ve tepkiler: 12 Ocak 1920, padişah hastalığını bahane ederek katılmadı; millî hareketi tanımadı. Kuvâ-yi Milliye ve Kuvâ-yi İnzibâtiyye: 18 Nisan 1920, karşılıklı güç gösterileri. Saltanatın Kaldırılması Büyük Millet Meclisi: 23 Nisan 1920, Ankara’da toplandı; milletin temsilcisi olarak ilân edildi. Sevr Antlaşması: 10 Ağustos 1920, Damad Ferid Paşa imzaladı, padişah tasdik etmedi. Saltanatın kaldırılması: 1 Kasım 1922, TBMM kararı; hilâfet yeni şartlarla Türkiye Devleti’ne bağlandı. VI. Mehmed’in tepkisi: Saltanattan sonra İstanbul’u terk etmeye karar verdi; haremden dışarı çıkmadı ve hutbede adı okunmadı. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
V. Mehmed Reşad (Sultan Reşad) Biyografisi V. Mehmed, 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’un Çırağan Sarayı’nda doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi ise Gülcemal Kadınefendi’dir. Saray gelenekleri çerçevesinde yetiştirilen V. Mehmed, Arapça, Farsça ve çeşitli şer‘î bilgilerle donatıldı. Gençlik yıllarını babasının ve amcası II. Abdülaziz’in padişahlıkları sırasında serbest bir ortamda geçirdi. Ancak kardeşi II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasıyla birlikte veliaht konumuna yükselen V. Mehmed, saray gözetimi altında bir yaşam sürmek zorunda kaldı. Kendisinden önceki iki padişahın tahttan indirilmiş olmasının getirdiği korku ve endişe, genç şehzadeyi derinden etkiledi. Bu dönemde yaşadığı kısıtlılık ve gözetime rağmen, padişah olma yolunda sabırla bekledi. V. Mehmed, 27 Nisan 1909 tarihinde, Otuzbir Mart Vak‘ası’nın ardından İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin çoğunlukta olduğu Meclis-i Umûmî-yi Millî tarafından tahta çıkarıldı. Tahta çıkışında, Harbiye Nezâreti’nde gerçekleştirilen biat merasiminde halkın ve devletin refahı için çalışacağını ifade etti. Şeriat, Kanun-ı Esasî ve meşrutiyet ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden padişah, Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa’nın istifasını kabul etmeyerek devlet yönetiminde istikrar sağlama çabalarını sürdürdü. Biat merasiminde halk tarafından genellikle Sultan Reşad olarak anılsa da resmî unvanı Beşinci Mehmed idi. Tahta çıktığında altmış beş yaşında olan Sultan Reşad, hükümdarlığının dokuz yılını büyük siyasî ve ekonomik buhranlar içinde geçirdi. On defa hükümet değişikliği yaşandı; her yeni hükümet de bir öncekinin çözümleyemediği sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldı. Anayasal düzene göre yürütme yetkisi sadrazama ait olduğundan, padişahın siyasî rolü sınırlıydı. Bu durum, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin siyasî hayatın merkezini ele geçirmesiyle birleşince, Sultan Reşad, saltanatın sembolik bir figürü konumuna düştü. Hükümetler üzerinde doğrudan bir etkisi olmasa da, halkla ilişkiler ve sosyal hayata katkılar konusunda aktif bir tutum sergiledi. İstanbul ve çevresindeki gezileri sırasında halkla doğrudan temas kurdu, eğitim ve hayır kurumlarına destek sağladı. Sultan Reşad’ın hükümdarlığında İttihat ve Terakkî Cemiyeti, ülke yönetiminde baskın bir rol oynadı. Meşrutiyet rejiminin ilanından sonra ortaya çıkan siyasî karmaşa, Anadolu ve Balkanlar’da çeşitli isyanlara yol açtı. Padişah, Rumeli’ye yaptığı gezilerle halkla temas kurmayı ve farklı din ve etnik gruplar arasında Osmanlı kardeşliği bilincini güçlendirmeyi amaçladı. Ancak İttihatçılar’ın merkeziyetçi ve tahakkümcü politikaları nedeniyle Sultan Reşad, siyasî müdahale imkanını büyük ölçüde kaybetti. Trablusgarp Savaşı (1911) ve ardından Balkan Savaşları sırasında ülke ciddi krizlerle karşılaştı. Bu dönemde Sultan Reşad, sadrazam değişiklikleri ve hükümet krizleriyle sıkça muhatap oldu; Meclis-i Meb‘ûsan’ın feshi ve yeniden açılması gibi anayasal düzenlemeler, çoğu kez onun kontrolü dışında gerçekleşti. V. Mehmed’in hükümdarlığı, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında daha da karmaşık bir hâl aldı. İttihat ve Terakkî’nin etkisi altında ülkenin savaşa sürüklenmesi, padişahın siyasî yetkilerini sınırlandırdı. Buna rağmen Sultan Reşad, hilafet makamını koruyarak halkı moral ve dini temele dayalı bir birlik bilinciyle yönlendirmeye çalıştı. Savaş sürecinde İstanbul’un işgal tehlikesiyle karşılaşması ve müttefik devletlerin temsilcilerini ağırlaması, onun diplomatik görevlerini yansıtan son önemli etkinlikler arasında yer aldı. Padişahın kişisel yaşamı da oldukça disiplinli ve manevi ağırlıklıydı. Tasavvufa ilgisi, Mesnevî okumaları ve şiir yazma alışkanlığı, gençliğinde Mevlevîliğe intisap etmesiyle başladı. Çanakkale Zaferi üzerine yazdığı gazel, dönemin şairleri tarafından takdirle karşılandı. Ayrıca Konya Karapınar’da yaptırdığı cami ve sosyal hayır faaliyetleri, onun toplumsal duyarlılığını göstermektedir. Sağlık sorunları ve özellikle şeker hastalığı, son yıllarında etkinliğini sınırladı; 3 Temmuz 1918’de vefat ederek Eyüp’teki türbesine defnedildi. V. Mehmed Reşad, halim selim, merhametli ve dindar bir hükümdar olarak anılmaktadır. Saltanatı boyunca anayasal sınırlar içinde kalmayı tercih etmiş, siyasi müdahaleden uzak durmuş, bunun yerine halkla doğrudan iletişim ve sosyal refahın geliştirilmesine öncelik vermiştir. Onun dönemi, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında millî birlik ve demokrasi düşüncesinin geliştiği, eğitim ve hukuk alanında önemli reformların atıldığı bir zaman dilimini temsil eder. Sultan Reşad’ın hükümdarlığı, Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmek için yapılan son büyük deneme olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
II. ABDÜLHAMİD: BİR PANİSLÂMİST PADIŞAH VE MODERNLEŞME ARAYIŞI Doğumu ve İlk Yılları II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde Osmanlı padişahı Abdülmecid ile Tîrimüjgân Kadınefendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Henüz on bir yaşındayken annesini kaybeden genç şehzade, babasının emriyle Piristû Kadınefendi’nin himayesine verildi. Eğitim hayatı özenle planlandı: Gerdankıran Ömer Efendi’den Türkçe, Ali Mahvî Efendi’den Farsça, Ferid ve Şerif Efendilerden Arapça dersleri aldı; Osmanlı tarihi Vak‘anüvis Lutfi Efendi tarafından öğretilirken, Edhem ve Kemal Paşalar ve Gardet isimli bir Fransız hoca tarafından Fransızca, Guatelli ve Lombardi isimli İtalyan eğitmenlerden ise müzik eğitimi aldı. Anne sevgisinden yoksun büyüyen Abdülhamid, babasının soğuk tavırları ve saraydaki ilgisizlik nedeniyle yalnız bir çocukluk geçirdi. Taht için uzak bir aday olarak görülmesi, saray halkının da ona mesafeli yaklaşmasına neden oldu. Ancak zekâsı ve politik kabiliyeti sayesinde Pertevniyal Kadınefendi’nin aracılığıyla Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekebildi. Amcasının desteğiyle serbest bir eğitim ortamında yetişti; Maslak çiftliğinde tarım işleriyle ilgilendi, koyun besledi, madencilikle uğraştı ve borsa faaliyetleriyle kendi servetini oluşturdu. Tahta çıktığında servetinin 100.000 altını aştığı söylenir. Tahta Çıkışı ve Meşrutiyet Denemeleri 31 Ağustos 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin en buhranlı dönemlerinden birinde hükümdar oldu. Bosna-Hersek, Bulgar, Sırbistan ve Karadağ isyanları, mali darboğaz ve Rusya’nın “Şark Meselesi”ni fırsata çevirmeye çalışması ile devlet zorlu bir sınav veriyordu. Abdülhamid, halka yakın davranarak ve ordunun moralini yükselterek yönetimde kısa sürede güven kazandı. Seraskerlik Kapısı’nda subaylarla yemek yemesi, yaralıları ziyaret etmesi ve halkla birlikte ibadet etmesi, bu dönemin simgelerindendir. Yeni padişah, Midhat Paşa ve arkadaşlarının önderliğinde hazırlanan Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kānûn-ı Esâsî’yi 23 Aralık 1876’da ilân etti. Ancak Batılı devletlerin ağır müdahaleleri ve Sırbistan-Rusya çatışmaları, ilk meclis deneyimini sorunlu hâle getirdi. Midhat Paşa’nın görevden uzaklaştırılması ve meclisin 13 Şubat 1878’de süresiz tatil edilmesi, Abdülhamid’in anayasaya sadık kalırken, yönetimde etkin kontrol sağlama kararlılığını gösteriyordu. Dış Politika ve Diplomasi Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin dış politikada etkin ve bağımsız olmasını hedefledi. Berlin Antlaşması (1878) ile kaybedilen topraklar ve Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması, padişahın diplomatik becerisi ve stratejik sabrının sınandığı olaylardır. Avrupa’daki dengeleri takip ederek Osmanlı’yı büyük güçlerin çıkar çatışmalarının arasında korumaya çalıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçleri birbirine düşürmek, Osmanlı’nın bağımsızlığını güvence altına almak için sıkı bir denge politikası izledi. Pan-İslâmist politikalarıyla Müslüman dünyasında birliği sağlamak ve halifelik otoritesini güçlendirmek Abdülhamid’in öncelikleri arasındaydı. Bu çerçevede Çin’den Güney Afrika’ya kadar İslâm toplumlarına elçiler gönderdi, Hicaz Demiryolu gibi projelerle etkisini yaydı ve İslâmiyet’in Batı emperyalizmine karşı birleştirici güç olmasını hedefledi. İç Politika ve Modernleşme Çabaları Abdülhamid, ekonomik ve idari reformlarda titizdi. Dış borçların ödenmesi için Düyûn-ı Umûmiyye’yi kurdurdu; mali disiplin sağlayarak devlet hazinesini korudu. Eğitim alanında büyük adımlar attı: Medreselerin modern eğitim kurumlarına dönüştürülmesini sağladı, Mekteb-i Mülkiyye, Mekteb-i Hukuk, Sanâyi-i Nefîse Mektebi, Dârülfünun gibi yüksek okulları açtı. İlk ve orta öğretimi yaygınlaştırdı, köylere kadar ilkokullar açtırdı. Kütüphaneler, müzeler ve kültür merkezleri kurarak entelektüel yaşamı destekledi. Sanayi ve ulaştırma alanında önemli ilerlemeler kaydetti: Demiryolu hatlarını genişletti, elektrikli tramvaylar ve düzenli rıhtımlar inşa ettirdi. Ziraat Bankası ve Menâfi Sandıkları ile çiftçiyi destekledi, sanayi fabrikalarını modernleştirdi. Sağlık alanında Şişli Etfal Hastanesi gibi kurumlar kurarak toplumsal hizmetleri geliştirdi. Milliyetçilik, Türkçülük ve Eğitim Türklük şuuruna sahip bir padişah olarak, Osmanlı içindeki Türk unsuru ile ilgilenmiş ve dış Türklerle irtibat kurmuştur. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin Orta Asya’ya gönderilmesi, Türkçe eğitimin desteklenmesi ve tarihi türbelerin onarılması bu politikanın örnekleridir. Ayrıca, eğitimde yabancı dil öğretimini zorunlu kılarak kültürel kalkınmayı desteklemiştir. II. Meşrutiyet ve Saltanatın Son Yılları 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla Abdülhamid, anayasal rejime yeniden geçişi sağladı. Ancak bu süreç, imparatorluk içindeki etnik ve dini gruplar arasındaki çatışmaları artırdı. Balkanlarda, Girit’te ve Bulgaristan’da bağımsızlık hareketleri hız kazandı. Abdülhamid, merkezi otoriteyi korumak ve Osmanlı topraklarını savunmak için diplomasi ve iç güvenlik önlemleriyle hareket etti. Saltanatının son yıllarında Abdülhamid, modernleşme, eğitim ve altyapı projelerine devam ederken, uluslararası dengeleri dikkatle takip ederek Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmeye çalıştı. Onun döneminde imparatorluk, ekonomik, kültürel ve idari alanlarda önemli adımlar atmış, ancak iç ve dış baskılar nedeniyle sürekli bir denge mücadelesi vermiştir. Sonuç ve Miras II. Abdülhamid, Osmanlı tarihinin en karmaşık dönemlerinden birinde hüküm sürmüş bir padişahtır. Pan-İslâmist politikaları, eğitim ve kültür alanındaki reformları, ekonomik ve dış politika stratejileri ile hem Osmanlı devlet geleneğini sürdürmüş hem de modernleşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Saltanatındaki sert yönetim biçimi ve merkezi otoriteyi güçlendirme çabaları, günümüzde farklı yorumlarla değerlendirilmektedir. Ancak tartışmasız olarak, onun mirası Osmanlı Devleti’nin modernleşme ve ulusal bir kimlik kazanma sürecine önemli katkılar sağlamıştır. Sultan Abdülhamit han Türk kılığına girmiş Türk düşmanları bazı paşalar tarafından darbe ile indirilince kan akmaması için direnmemiştir. Kendisini darbe ile tahtan indiren paşalar arasında bir tane Türk olmadığı söylenir. Bunlar bugünün İsrail devletini kurmak için hazırlık yapan Sabetayist Yahudilerden başkası değildi. O dönemde Sultan Abdülhamit Han’a olan en büyük kinleri; Sultan Abdülhamit’in Filistin’i bu sapkın azınlıklara vermemesi idi. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Tanzîmât döneminin bir ürünü olarak dünyaya gelen V. Murad, Eylül 1840 tarihinde I. Abdülmecid’in Kadın Efendisi Şevket-efzâ Vâlide Sultân’dan Çırağan Sarayı’nda doğmuştur. Osmanlı tahtına yalnızca üç ay süreyle oturan padişah, 30 Mayıs 1876’da tahta çıkmıştır. Sultân Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sürecinde ve ardından gerçekleşen olaylarda, farkında olmadan da olsa etkisi olmuş olan V. Murad, geleneksel Osmanlı terbiyesi ile yetiştirilmiş ve genç yaşlarında hem Arapça hem de Fransızca öğrenmiştir. Kısa süren padişahlığının ardından Çırağan Sarayı’nda ikamet etmek zorunda kalan V. Murad, Ağustos 1904’te şeker hastalığı sebebiyle vefat etmiştir. Hayatı boyunca istikrarlı bir süreç yaşamayan V. Murad, Sultân Abdülaziz ile çıktığı Avrupa seyahatinde Avrupalıların ilgisini çekmiş ve Galler Prensi Edward ile dostluk kurarak 1867 yılında mason olmuştur. İstanbul’da Murad Locası’nı kurdurtan da kendisidir. İngiltere, kendi siyasi amaçları doğrultusunda V. Murad’ın padişah olmasını ve Mithad Paşa’nın sadrazam olmasını desteklemiş; bu durum, Talebe-i ulûm isyanı sırasında ve Dolmabahçe Sarayı’na yapılan askeri müdahalelerde etkili olmuştur. Ayrıca Abdülaziz’in katlinde de bu dış güçlerin rolü bulunmaktaydı. Tahta çıktıktan sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin yönlendirmeleri doğrultusunda hareket eden V. Murad, bu süreçte sadrazam Mehmed Rüşdü Paşa, Serasker Hüseyin Paşa ve Mithad Paşa’nın beklediklerini gerçekleştirememesi ve halk desteğinin kaybolması nedeniyle ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Zihinsel sağlığı zaten istikrarsız olan padişah, amcası Abdülaziz’in tahttan indirilme sürecine dair ayrıntıları öğrenince iyice dengesini kaybetmiştir. 15 Haziran 1876 gecesi, Girit isyanını görüşmek üzere toplanan vükelâ meclisini basan Sultân Abdülaziz’in kayınbiraderi ve hünkâr yaveri Binbaşı Çerkez Hasan, tabancasını çekerek Serasker Hüseyin Avni Paşa, Hâriciye Nâzırı Râşid Paşa ve bazı görevlileri öldürmüştür. Bu olay V. Murad’ı derinden etkilemiş ve zihinsel dengesizliği artmıştır. Durumun ciddiyeti üzerine uzmanlar tarafından hastalığıyla ilgili rapor alınmış ve buna dayanılarak 31 Ağustos 1876 tarihinde hal’ edilmesine karar verilmiştir. Daha sonra sağlığına kavuşmuş olan V. Murad, II. Abdülhamid’in dikkatli yönetimi ve önlemleri sayesinde devlet işlerine zarar verememiştir. V. Murad’ın hayatında öne çıkan kadın efendileri ve ikballeri şunlardır: Baş Kadın Efendi Elrû Mevhibe, ikinci kadın Reftâr-ı Dil, üçüncü kadın Şâyân, dördüncü kadın Meyl-i Servet; Baş ikbal Resân Hanımefendi, ikinci ikbal Cevher-rîz Hanımefendi, üçüncü ikbal Nev-Dürr Hanımefendi, dördüncü ikbal Remiş-Nâz Hanımefendi ve Filiz-ten Hanımefendi. Gözde olarak ise Visâl-i Nur Hanım bilinmektedir. Padişahın çocukları arasında Mehmed Salâhaddin Efendi, Süleyman Efendi, Seyfeddin Efendi, Aliyye Sultân, Hatice Sultân, Fehîme Sultân ve Fatma Sultân bulunmaktadır. V. Murad, kısa padişahlık dönemine rağmen Osmanlı tarihinin çalkantılı bir dönemine tanıklık etmiş ve özellikle Avrupa ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde kendine özgü bir etki bırakmıştır. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Sultân Abdülaziz, 1830 yılında II. Mahmûd’un kadını Pertev-niyâl Vâlide Sultân’dan Eyüp Sarayı’nda dünyaya gelmiştir. Genç yaşta Osmanlı tahtına çıkmasına vesile olan olay, ağabeyi I. Abdülmecid’in Haziran 1861’de vefât etmesi olmuştur. Halk arasında “Sultân Aziz” olarak tanınan padişah, seleflerinin Avrupa’ya duyduğu hayranlık ve bu doğrultuda yaşanan yönetim sorunlarının aksine, daha müstakim bir yaşam sürerek Osmanlı hanedanının itibarını korumaya çalışmıştır. Onun hükümdarlığı, velâyet ve disipline önem veren bir anlayışla şekillenmiştir. Abdülaziz, hayatını etrafındaki kişilerin sefahat ve suistimallerinden uzak bir şekilde sürdürmeyi tercih etmiş, intihâr söylentilerinin ise tamamen bir grup isyancı subayın tertibine dayandığını göstermiştir. Sanata ve ilim dünyasına ilgisi olan Sultân Abdülaziz, Mevlevî tarikatına mensup, hattât, pehlivan ve bestekâr bir kişiydi. Aynı zamanda Arapça ve Farsça gibi Doğu dillerine hâkimdi ve Batı müziğine duyduğu ilgiyle dikkat çekiyordu. Tanzîmât hareketinin önde gelen isimlerinden Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi bürokratlarla çalışmış, daha sonra Yeni Osmanlılar arasında yer alan Mithad Paşa ve arkadaşlarıyla ilişkilerini sürdürmüştür. Ancak, ekibindeki bazı isimlerin güvenilir ve müstakim olmaması, onun en büyük şanssızlıklarından biri olmuştur. Tahta çıktığı ilk günden itibaren, Sultân Abdülaziz devlet hazinesinin kontrolsüz harcamalarını durdurarak, Osmanlı maliyesinin düzensizliklerini düzeltmeye çalışmıştır. Hükümdarlığının başında en önemli meselelerden biri, Haziran 1861’de ortaya çıkan Sırp İsyanı olmuştur. Karadağ’daki ayaklanmanın Ömer Paşa tarafından bastırılmasının ardından Avrupa’nın tepkisi üzerine, Eylül 1861’de İstanbul Mukavelesi imzalanmıştır. Bu protokol, Sırplara daha fazla muhtâriyet sağlamak anlamına geliyordu ve Osmanlı yönetimi açısından dikkatle ele alınması gereken bir diplomatik adım olmuştu. Sultân Abdülaziz, yönetiminde merkezi otoritenin gücünü korumaya özen göstermiş, 1863’te yaptığı Mısır seyahatiyle Osmanlı padişahlarının bu coğrafyaya gerçekleştirdiği nadir ziyaretlerden birini gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret sırasında, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu olan İsmail Paşa ile görüşmeler yapılarak Mısır valiliğinin düzenlenmesi sağlanmış, 1866’da yayınlanan bir fermanla Mısır velâyeti oğlu Mehmed Tevfik Paşa’ya verilmiştir. Aynı zamanda, Mısır valilerine “Hidiv” unvanı tanınarak bölgeye belirli bir özerklik kazandırılmıştır. Abdülaziz döneminde Osmanlı devleti, birçok iç ve dış sorunla mücadele etmek durumunda kalmıştır. 1867’de Belgrad’ın Sırbistan’a bırakılması ve Girit’te başlayan isyanlar, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyetinin sınırlarını göstermiştir. 1868’de ilan edilen Girit Fermanı ile ada, Yunanistan ile Osmanlı arasında ortak bir eyalet gibi yönetilmeye başlanmıştır. Bu dönemde Abdülaziz, Avrupa ülkelerine diplomatik ilişkilerini geliştirmek amacıyla tarihte ilk defa bir Osmanlı padişahı olarak kapsamlı bir Avrupa seyahati gerçekleştirmiştir. Paris’ten başlayarak Londra, Brüksel ve Berlin’e giden padişah, dönemin önemli liderleriyle görüşmeler yapmış, Osmanlı Devleti’nin uluslararası itibarını güçlendirmiştir. Sultân Abdülaziz, aynı zamanda Osmanlı idarî, hukukî ve mali sisteminde önemli ıslâhatlar yapmıştır. 1862’de Div’an-ı Muhâsebât kurulmuş, 1868’de Şûrây-ı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye gibi kurumlar hayata geçirilmiştir. Mecelle’nin hazırlanması için çalışmalar başlatılmış ve hukuk sisteminin modernleşmesine öncülük edilmiştir. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması, Abdülaziz’in döneminin en büyük ekonomik ve stratejik başarılarından biri olmuştur. Ancak, Sultân Abdülaziz’in hükümdarlığı, son yıllarında iç siyasi çekişmelerin ve dış müdahalelerin gölgesinde kalmıştır. Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlılarının güç kazanmasına yol açmış, Mısır ve Osmanlı maliyesi üzerindeki çıkar odakları devleti zayıflatmıştır. Artan dış borçlar ve iç isyanlar, Osmanlı yönetimini ciddi bir krize sürüklemiş, sonunda 30 Mayıs 1876’da padişah hal’ edilmiştir. Hal’in ardından Dolmabahçe Sarayı yağmalanmış ve Sultân Abdülaziz, 4 Haziran 1876’da şüpheli şartlar altında hayatını kaybetmiştir. Sultân Abdülaziz’in özel yaşamı da oldukça renkliydi. Kadın efendileri arasında Dürr-i Nev Baş Kadın Efendi, Hayrân-ı Dil ve Edâ-Dil gibi isimler bulunmaktaydı. Çocukları arasında Yusuf İzzeddin Efendi, Abdülmecid II, Mehmed Şevket Efendi ve Mehmed Seyfeddin Efendi gibi önemli isimler yer almıştır. Abdülaziz, hem ailesine hem de çocuklarına karşı son derece ilgili bir padişah olarak bilinir. Onun yönetimi, Osmanlı tarihinin modernleşme çabaları, mali reform girişimleri ve uluslararası diplomasi açısından kritik bir dönemini temsil etmektedir. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Halk arasında Sultân Mecîd olarak tanınan I. Abdülmecid, II. Mahmûd’un Bezm-i Âlem Vâlide Sultân’dan doğan en büyük oğluydu. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefât etmesi üzerine, henüz on altı yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Genç yaşına rağmen iyi bir eğitim almıştı; Arapça ve Farsça gibi doğu dillerini, Fransızca gibi batı dillerini akıcı biçimde konuşuyor, hattatlık sanatında da yetkin bir isimdi. Batı müziğine olan ilgisi ve Mevlevî tarikatına bağlılığı onun hem kültürel hem de manevi yönlerini yansıtıyordu. Padişah, saltanat süresince ülke içinde çeşitli reformları uygulamak için altı farklı seyahatle memleketi dolaşmış, halkla birebir ilişki kurmuştu. I. Abdülmecid, babasının aksine daha nazik, zeki ve merhametli bir kişilik sergiliyordu. Ancak devletin yönetiminde doğrudan rol almak yerine Tanzîmât hareketini yöneten bürokratik kadronun işleyişine güvenmişti. Bu ekibin başında Reşid Paşa bulunuyordu ve onun önderliğinde Tanzîmâtçı bürokratlar devlet işlerini yürütüyordu. Padişahın tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti, Nizip bozgunu gibi ağır bir yenilginin ardından oldukça zor bir dönemden geçiyordu. İsyancı bir beylerbeyinin ordusu Osmanlı kuvvetlerini perişan etmişti; sadrazam olarak atanan Hüsrev Paşa’nın yönetimi ise işleri daha da karmaşık hâle getirmişti. Osmanlı donanması ise Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa tarafından Mehmed Ali Paşa’ya teslim edilmişti. Böylece Mısır, İngiltere’den sonra en güçlü deniz gücüne kavuşmuş oldu. Genç padişah, devletin çalkantılı durumunu görerek, reform ve yenilenme yolunu seçti. Tanzîmât hareketini Reşid Paşa yönetiyordu; Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçeci-zâde Fuad Paşa gibi deneyimli bürokratlar da bu ekibe katılmıştı. Sadrazam Hüsrev Paşa’nın Reşid Paşa’nın idamını önermesine rağmen, padişah bürokratın yanında durarak Kasım 1839’da Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn’unu okutarak Tanzîmât’ı resmen başlattı. Haziran 1840’ta Reşid Paşa’nın sadrazam olmasıyla reformlar fiilen uygulamaya kondu. I. Abdülmecid döneminin en önemli meselelerinden biri Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’daki nüfuzuydu. Padişahın diplomasiye dayalı politikası sayesinde, 1840 Londra Muâhedenâmesi ile Mısır-Sudan irsî olarak Mehmed Ali Paşa ve oğullarına bırakıldı, Filistin ise kayd-ı hayat şartıyla yönetildi. Osmanlı donanması geri alındı ve dört devletin askeri garantisi ile anlaşmanın uygulanması sağlandı. Böylece Mısır, iç işlerinde bağımsız ama dış politikada Osmanlı’ya bağlı özerk bir eyalet hâline geldi. I. Abdülmecid, reformların etkisiyle devletin iç ve dış sorunlarını çözmeye çalıştı. Temmuz 1841’de imzalanan Boğazlar Andlaşmasıyla Rusya’nın boğazlardan serbestçe geçişi engellendi. Ancak Osmanlı’nın reform hareketleri ve diplomasi başarısı, bazı batılı devletleri ve yerel azınlıkları tahrik ediyordu. 1845’te Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlar ile Dürziler için iki otonom kaza kuruldu. Bu sayede Osmanlı, iç problemleri ve azınlık hareketlerini kontrol altına almayı başardı. Rusya’nın Osmanlı üzerinde baskı kurma girişimleri ise devam etti. Şubat 1853’te Ruslar, Kudüs’te Katoliklerin üstünlüğünü sağlamak isteyince Osmanlı Devleti teklifi reddetti. Mayıs 1853’te diplomatik ilişkiler kesildi ve Temmuz 1853’te Rus kuvvetleri Romanya’ya girerek Osmanlı-Rus Savaşı’nı başlattı. Padişah, İngiltere ve Fransa’nın desteğini alarak Ekim 1853’te savaşı ilan etti. Savaşın çeşitli cephelerinde, Osmanlı ordusu büyük kahramanlık gösterdi; Silistre ve Kırım cephelerinde kazandığı başarılar, Namık Kemal’in eserlerine de yansıdı. Mart 1854’te Rus Çarı I. Nikolay’ın ölümü ve Avrupalı müttefiklerle yapılan anlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin diplomatik itibarını güçlendirdi. Savaşın mali yükü, Osmanlı maliyesini zor durumda bıraktı. İlk kez İngiltere’den dış borç alınarak mali destek sağlandı. 1855’te Sivastopol’un Osmanlı ve müttefik kuvvetler tarafından alınması, savaşın fiilen sona erdiğini gösteriyordu. Ardından Paris’te toplanan konferansta, 18 Şubat 1856’da yayınlanan Islâhât Fermanı ve 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Muâhedesi ile Karadeniz tarafsızlaştırıldı, Kars Osmanlı’ya, Kırım ise Rusya’ya bırakıldı. Bu anlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin uluslararası alandaki statüsünü güçlendirdi ve Avrupalılarla olan ilişkilerini düzenledi. I. Abdülmecid’in saltanatı boyunca, devletin yönetimi askerî güçten ziyade bürokratlar eliyle yürütüldü. Tanzîmâtçı reformlar, Osmanlı’yı modernleşme yolunda önemli adımlar attırdı. Ancak padişah, Avrupa taklitçiliğini bazen aşırı bir düzeye taşıyarak eleştirilere maruz kaldı. Bu dönemde Osmanlı toplumu hem modernleşme hem de geleneksel yapıyı koruma arasında sıkıştı. Sultân Abdülmecid, devletin güçlü bir lideri olarak hem iç hem de dış meseleleri yönetmiş, aynı zamanda aile hayatına düşkünlüğüyle de tanınmıştı. Padişah, 25 Haziran 1861’de verem hastalığı sonucu hayatını kaybetti. Saltanatı boyunca çok sayıda kadın ve ikbal ile aile yaşamını sürdürmüş, 36 çocuğu ve çok sayıda saray mensubuyla yakın ilişkiler geliştirmişti. Hayatı, Osmanlı’nın Tanzîmât dönemi reformları ve dış diplomasi mücadeleleriyle iç içe geçmiş, devletin modernleşme yolunda attığı adımların simgesi hâline gelmişti. Kadın Efendiler ve İkbâller: Servet-sezâ Baş Kadın Efendi, Şevk-efzâ Vâlide Sultân (V. Murad’ın annesi), Tîr-i Müjgân Vâlide Sultân (II. Abdülhamid’in annesi) ve diğerleri. İkbâller arasında Nâlân-ı Dil, Ceylân-yâr ve Ayşe Ser-firâz gibi isimler öne çıkıyordu. Çocukları: Şehzâde Sultân Murad V, Abdülhamid II, Mehmed Reşâd V, Mehmed Vahidüddin (Vahîdüddin), Ahmed Nûreddin, Mehmed Âbid, Mehmed Fuad, Mehmed Burhâneddin, Behîce Sultân, Medîha Sultân, Senîha Sultân ve diğerleri. Bu geniş aile, Osmanlı hanedanının devamını ve saray içi dengeleri simgeliyordu. I. Abdülmecid, Tanzîmât reformlarını uygulamakla kalmayıp, diplomasi ve savaşlar aracılığıyla Osmanlı Devleti’ni uluslararası alanda güçlendirmeyi başardı. Aynı zamanda ailesine düşkünlüğü, sanata ve kültüre olan ilgisi, onu Osmanlı tarihinin unutulmaz padişahları arasında saygın bir konuma taşıdı. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
II. Mahmûd’un Hayatı ve Saltanatı II. Mahmûd, Osmanlı padişahı I. Abdülhamid’in Nakş-ı Dil Vâlide Sultân’dan dünyaya gelen küçük oğludur. 28 Temmuz 1808 tarihinde Osmanlı tahtına çıkarken devleti, hem iç hem de dış sorunlarla uğraşmak zorunda bırakmış karmaşık bir dönemin mirasını devralmıştır. Amca-zâdesi III. Selim’den aldığı devlet yönetimi, musiki ve devlet adamlarıyla ilişkiler konusunda edindiği tecrübeler, II. Mahmûd’un karakterinin ve yönetim anlayışının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Adlî mahlasıyla şiirler kaleme alması ve Mayıs 1813’ten itibaren Gâzi unvanını kullanması, hem kültürünü hem de padişah olarak sorumluluk bilincini yansıtır. Onun saltanatı, Osmanlı Devleti’nin batıya yönelimini hızlandıran ve bir dizi köklü ıslahât gerçekleştiren bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Tarihçiler arasında II. Mahmûd, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra Osmanlı tarihinin en etkili padişahlarından biri olarak görülürken, bazıları da onun batılılaşma yolundaki eksik teşebbüslerini eleştirmiştir. Birinci Saltanat Safhası ve İlk Islahâtlar Tahta çıktığında II. Mahmûd’un önünde iki temel görev vardı: İlk olarak III. Selim’in öldürülmesine yol açan suçluları cezalandırmak, ikinci olarak da devletin içinde bulunduğu kaostan kurtulmak ve gerekli ıslahâtları hayata geçirmek. Öncelikle, eyâletlerdeki derebeyler ve a’yânlar kontrol altına alınarak, devletin merkezi otoritesi yeniden tesis edildi. Alemdâr Mustafa Paşa’nın önderliğinde toplanan meşveret meclisi sonunda Sened-i İttifak imzalandı; bu belge ile devletin kanunları her yerde geçerli kılındı, vergiler doğrudan hazineye toplandı ve askerî güç sadece devletin kontrolünde kullanıldı. Böylece, Anadolu’daki yarı özerk beylikler yeniden merkezi otoriteye bağlanmış oldu (Eylül 1808). Devamında, Ekim 1808’de Nizâm-ı Cedid’in yeniden canlandırılması amacıyla Sekbân-ı Cedid teşkilatı kuruldu. Bu yeni askerî birlik, Behîc Efendi’nin başkanlığında organize edildi. Alemdâr Mustafa Paşa, Ruscuk Yârânı denilen güvenilir kadrosunu önemli makamlara yerleştirdi; bu durum, devlet içinde sadık bir çekirdek oluşturmak için gerekliydi. Ancak, ulemâ sınıfı ve yeniçeriler, bu yeniliklere karşı çıkan unsurlar olarak öne çıktı. Kasım 1808’de yeniçerilerin sarayı basması ve çıkan çatışmalar, II. Mahmûd’un kısa süreliğine kendini savunma amacıyla cephaneliği ateşe vermesine yol açtı. Olayların ardından IV. Mustafa boğdurulmuş ve isyan kısmen bastırılmıştır. Bu dönemde Osmanlı-Rus ilişkileri de gergindi. IV. Mustafa döneminde imzalanan mütareke, Rusya’yı yalnızca geçici bir süreliğine durdurmuştu. Temmuz 1809’da Osmanlı ordusu, Sadrazam Yusuf Ziyâeddin Paşa komutasında Ruslara karşı bazı başarılar elde etti, ancak Ruslar yeniden saldırıya geçerek Poti’ye kadar ilerlediler. Ağustos 1810’da Varna’yı ele geçirme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Nihayet, 28 Mayıs 1812’de Bükreş Muâhedesi imzalanarak Rusya’nın Romanya’daki nüfuzu sınırlandırıldı. Ancak bu durum, Yunan isyanının tohumlarını da hazırladı. Yunan İsyanı ve Balkan Sorunları Sırpların elde ettiği özerklik ve 1814’te Odesa’da kurulan gizli örgütler, Yunan İhtilali’nin başlamasına zemin hazırladı. 12 Şubat 1821’de Patras Başpiskoposu Germanos liderliğinde Yunan isyanı patlak verdi. Mora’daki ilerleyişlerini hızlandıran Yunanlar, Osmanlı Devleti’nin şaşkınlığına sebep oldu ve yüzlerce Müslümanın kanı döküldü. Cihân Patriği idam edilirken, Rusya’nın desteğiyle Yunanlar bağımsızlıklarını ilan ettiler (Ocak 1822). Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın müdahalesiyle Haziran 1827’de isyan büyük ölçüde bastırıldı. Bu olaylar, II. Mahmûd’un yeniçeri ocağını tamamen kaldırmasına zemin hazırladı; Haziran 1826’da Vak’a-i Hayriye ile yeniçeri ocağı tarih sahnesinden çekildi ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye kuruldu. İkinci Saltanat Safhası ve Askerî Düzenlemeler Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı ordusu modern bir yapıya kavuştu ve iç güvenlik problemleri büyük ölçüde çözüldü. Rusya, Osmanlı’nın güçlenmesini engellemek için fırsat kollasa da, Ekim 1827’de Akkerman Muâhedesi ile Sırbistan ve Romanya’daki durum kontrol altına alındı. Temmuz 1827’de İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü, Yunan meselesini kaşımayı hedefledi; donanmalarıyla Osmanlı donanmasını tehdit ettiler ve Navarin Baskını sonucunda Osmanlı donanması tahrip edildi. Bu olaylara rağmen, II. Mahmûd Rusya’ya karşı harp ilan etti (Nisan 1828). Batıda Silistre, doğuda Erzurum’u ele geçiren Ruslar Ağustos 1829’da Edirne’ye girdi; İngiltere, Fransa ve Prusya müdahale etti. Ağustos 1829’da imzalanan Londra Muâhedesi ile bağımsız bir Yunan Prensliği kurulurken, Edirne Muâhedesi ile Tuna Deltası ve Kafkasya Ruslara bırakıldı. Böylece Yunanistan Osmanlı’dan ayrılan ilk devlet oldu. Ayrıca, Sisam adasına Aralık 1832’de otonom statü verilmiş ve 1913’te Yunanistan’a katılıncaya kadar bu durum devam etti. Mısır Meselesi ve Son Yıllar Fransa, 1797’de Cezayir’den aldığı borcu ödemediği için 1830’da Cezayir’i işgal etti. Rus mağlubiyetinden yeni çıkan Osmanlı Devleti, donanmasını bile gönderemedi. Mısır’da Mehmed Ali Paşa, Osmanlı’ya bağlı kalmakla birlikte bağımsızlık eğilimindeydi. II. Mahmûd’un oğlu İbrahim Paşa, Filistin, Akka, Şam, Haleb ve Hatay’a kadar ilerledi ve Osmanlı ordusu müdahalesine rağmen Mısır meselesi uluslararası bir problem hâline geldi. 1833’te imzalanan Hünkâr İskelesi Muâhedesi, Rusya’dan tavizler alınmasını sağladı. İngiltere’nin 1838’de Osmanlı ile yaptığı Ticaret Antlaşması ise Osmanlı sanayisini kısıtlayarak İngiliz mallarına açık bir pazar oluşturdu. 1839 yılında, II. Mahmûd sağlık sorunlarıyla mücadele ederken Mehmed Ali Paşa yeniden Nizip’e kadar gelerek Osmanlı ordusunu mağlup etti. Saltanatının son günlerinde devlet, iç ve dış tehditlerle boğuşmaya devam ediyordu. II. Mahmûd, Temmuz 1839’da vefât etti ve ardından Osmanlı Devleti’nin Mısır ve Balkan politikaları yeni bir döneme girdi. Kadın Efendileri ve Çocukları Kadın Efendileri: Bezm-i Âlem Vâlide Sultân, Pertev-niyâl (Nihâl) Vâlide Sultân, Hâciye Pertev-Piyâle Nev-fidân, Âlî-cenâb, Fatma, Âşûb-i Can, Hâciye Hoş-yâr, Nurtâb, Misl-i Nâ-yâb, Pervîz-felek, Vuslat, Ebr-i Reftâr. İkbâller: Hüsn-i Melek, Zeyn-i Felek, Tiryâl, Lebrîz-Felek. Çocukları: Abdülmecid I, Abdülaziz, Abdülhamid, Mehmed, Ahmed, Bâyezid, Murad, Mehmed, Nizâmeddin, Sâliha, Mihrimah, Ayn-i Şah, Atiyye, Âdile, Râbi‘a, Fatma, Ayşe, Hayriye, Zeyneb, Münîre, Şâh, Hâmide, Cemîle. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
IV. Mustafa, I. Abdülhamid’in Ayşe Sîneperver Vâlide Sultân’dan doğan büyük oğludur. Karakteri saf ve masumdur; kültürel birikimi sınırlı olmakla birlikte saltanata karşı büyük bir bağlılık beslemekteydi. Amcası III. Selim’e karşı gereken vefayı gösterememiş ve Nizâm-ı Cedid karşıtlarının safında yer almıştır. 29 Mayıs 1807’de Osmanlı tahtına çıkarak saltanatını başlatmıştır. Tahta geçtiğinde ilk icraatlarını, Kabakçı Mustafa, Şeyhülislâm Atâullah Efendi ve Sadâret Kaymakamı Musa Paşa gibi ihtilâcılara yakın kişilerin taleplerine göre şekillendirmiştir. Bu dönemde Nizâm-ı Cedid destekçileri ya öldürülmüş ya da Ruscuk A’yânlarından Alemdâr Mustafa Paşa’ya sığınmışlardır. Tarihçiler, bu grubu “Ruscuk Yârânı” olarak adlandırmaktadır. İhtilâciler, Nizâm-ı Cedid’in yasadışı ve gayr-i meşru olduğunu, ayrıca Padişahın yeniçerilere müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir hücceti Padişahın onayı ile ellerine geçirmişlerdir (Rebiülevvel 1222/1807). Bu baskılar altında kalan IV. Mustafa, Alemdâr Mustafa Paşa’yı İstanbul’a davet ederek ihtilâcileri tasfiye etmeyi planlamıştır. Temmuz 1808’de İstanbul’a ulaşan Alemdâr, yolda Kabakçı Mustafa’yı etkisiz hâle getirmiş ve Davud Paşa Sarayı’nda Padişah tarafından karşılanmıştır. Ruscuk Yârânı, Alemdâr’ı Padişahı tutuklamaya ikna etmeye çalışsa da, Alemdâr bu öneriyi kabul etmemiştir. İki gün sonra vasıfsız bir Şeyhülislâm olan Atâullah Efendi görevden alınmış, ekibi ise tasfiye edilmiştir. IV. Mustafa, Alemdâr’a teşekkür etmiş ve Tuna Beylerinin güvenliğini sağlamak amacıyla onları boş bırakmamasını istemiştir. Ancak Alemdâr, Bâb-ı Âli’yi basıp sadrazam mührünü aldıktan sonra Topkapı Sarayı’na gelmiş, III. Selim’in yeniden tahta çıkarılmasına yol açacak hareketi başlatmıştır. Bu gelişmeler üzerine IV. Mustafa, III. Selim’in öldürülmesini emretmiş, Enderûn görevlileri III. Selim’i şehid etmişlerdir. Öte yandan II. Mahmûd, harem hüddâmının yardımıyla kurtarılmış ve Alemdâr Mustafa Paşa’nın desteğiyle tahta geçirilmiştir. Kadın Efendileri: Şevk-i Nûr Baş Kadın Efendi Dil-pezîr İkinci Kadın Efendi Seyyâre Üçüncü Kadın Efendi Peyk-i Dil Dördüncü Kadın Efendi Çocukları: Emîne Sultân (tek kızı, kısa süre sonra vefât etmiştir) TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
III. Mustafa’nın Mihrişah Sultân’dan Aralık 1761’de dünyaya gelen oğlu III. Selim, amcasının cephelerde yaşadığı sıkıntılar sonucu beyin kanaması geçirip vefat etmesi üzerine Recep 1203 / Nisan 1789’da Osmanlı tahtına geçti. Eğitim ve kültür bakımından son derece donanımlı olan III. Selim, İslâmî ilimlerde derin bilgi sahibi, şiir ve hat gibi güzel sanatlarda mahir bir padişahtı. Aynı zamanda merhametli, kararlı ve reform yanlısı bir lider olarak tanındı. Tahta çıktığında sadrazam Koca Yusuf Paşa ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Gâzî Hasan Paşa ile çalışması, reform çabaları için önemli bir destek sağladı. Damadı Melek Ahmed Paşa ile birlikte Nizâm-ı Cedîd hareketini başlattı. Saltanatı döneminde Osmanlı ordusu, Rus ve Avusturya cephelerinde ciddi sıkıntılar yaşamaktaydı. 1789’da Boğdan’da Fokşani ve ardından Boza (Buzaov) muharebelerinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiler aldı. Ruslar Boğdan’ın başkenti Yaş’ı, Avusturyalılar ise Bükreş’i işgal etti. III. Selim’in askerlerine yazdığı hatt-ı hümâyûn, gazâ ruhunu hatırlatmayı amaçlamıştı ancak moral üzerinde etkili olamadı. Osmanlı kuvvetleri, Yerköyü’nde Avusturyalıları mağlup etse de Tuna’nın güneyine çekilmek zorunda kaldı. Ruslar Besarabya ve Dobruca’da Osmanlı savunma hatlarını ele geçirdi. İsveç ile yapılan ittifak beklenen sonucu vermedi. 1789 Fransız İhtilali, Avusturya’yı sulh görüşmelerine zorladı ve Ağustos 1791’de Ziştovi Muâhedesi imzalanarak Avusturya ile savaş sona erdi. Osmanlı-Rus savaşları ise Ocak 1792’de Yaş Andlaşması ile Özü ve Hocapaşa’nın Ruslara bırakılmasıyla son buldu. III. Selim, askeri yenilgilerden ders alarak ordu ve devlet yönetiminde köklü reformlara ihtiyaç olduğunu fark etti. Artan iç karışıklıklar, derebeylerin ve a’yânların güç kazanması, kapıkulu askerlerinin disiplinsizliği, devletin zayıflamasına yol açıyordu. 24 Şubat 1793’te Nizâm-ı Cedîd ilan edilerek ordu ve yönetimde yenilikler başlatıldı. Ancak Nizâm-ı Cedîd yeterince etkili olamadı. 1797’de Napolyon Bonaparte, Mısır’a gelerek Memlukları mağlup etti ve Osmanlı-Fransız savaşını başlattı. Osmanlı ordusu 1801’de Mısır’ı geri aldı ve III. Selim’e Gâzi unvanı verildi. Bu dönemde Mehmed Ali Paşa, Memlukları bertaraf etmek ve Hicaz’daki Vehhâbî hareketine karşı önlem almak amacıyla Mısır Beylerbeyi oldu (1807). 1804-1807 arasında Sırp isyanları, Avusturya ve Rusya ile çatışmalar, Osmanlı ordusunun Nizâm-ı Cedîd askerlerini kabul etmemesi gibi iç ve dış sorunlar III. Selim’i zor durumda bıraktı. Kasım 1806’da Şeyhülislâm ve bazı âlimlerin etkisiyle Nizâm-ı Cedîd aleyhine hareket başladı. 25 Mayıs 1807’de yeniçeriler isyan ederek III. Selim’i tahttan indirdi ve yerine amcazâdesi IV. Mustafa geçti. III. Selim’in eşleri arasında Nef‘-i Zâr, Hüsn-i Mâh, Zîb-i Fer‘, Âfitâb, Re’fet ve Nûr-i Şems gibi kadın efendiler ile Meryem, Mihribân ve Fatma Fer‘-i Cihân gibi ikballer bulunuyordu. Padişahın çocuğu olmadı. III. Selim (1761-1807) – Osmanlı Padişahı Doğum ve Soy: Mihrişah Sultân’ın oğlu, Aralık 1761 doğumlu. Tahta Çıkış: Amcası III. Mustafa’nın 1789’daki vefatı sonrası, Recep 1203 / Nisan 1789’da Osmanlı tahtına geçti. Kültür ve Sanat: İslâmî ilimler, şiir, hat ve güzel sanatlarda mahir; kültürü açısından III. Murad’dan sonra en yetkin padişah sayılır. Karakter: Merhametli, dirâyetli ve ıslâhata taraftar. Sadrazamlar: Koca Yusuf Paşa ve Cezayirli Gâzî Hasan Paşa ile çalıştı; damadı Melek Ahmed Paşa ile Nizâm-ı Cedîd reformlarını başlattı. Askerî Durum: Tahta çıktığında Rus ve Avusturya cephelerinde ağır yenilgiler vardı (Fokşani 1789, Bozaov 1789). Andlaşmalar: Ziştovi Muâhedesi (1791) – Avusturya ile barış. Yaş Andlaşması (1792) – Özü ve Hocapaşa Ruslara bırakıldı. Nizâm-ı Cedîd (1793): Orduda ve devlet yönetiminde yenilikler. Mısır Seferi: Napolyon’un 1798’de Mısır’a gelmesi; Osmanlı-Fransız savaşı; Mısır’ın 1801’de geri alınması; III. Selim’e Gâzi unvanı verilmesi. Vehhâbîlik ve Mehmed Ali Paşa: Hicaz ve Mısır’daki sorunları çözmek için Mehmed Ali Paşa’ya 1807’de Mısır Beylerbeyiliği verildi. İç İsyanlar ve Düşüş: Sırp isyanları (1804-1806) ve yeniçeri isyanı (25 Mayıs 1807). Nizâm-ı Cedîd kaldırıldı, III. Selim tahttan indirildi; yerine IV. Mustafa geçti. Eşleri ve İkballeri: Kadın Efendiler: Nef‘-i Zâr, Hüsn-i Mâh, Zîb-i Fer‘, Âfitâb, Re’fet, Nûr-i Şems, diğerleri. İkballer: Meryem, Mihribân, Fatma Fer‘-i Cihân. Çocuk: Olmadı. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
I. Abdülhamid, 1725 yılında III. Ahmed’in Râbi’a Şermî Kadın’dan dünyaya gelmiştir. Ocak 1774’te Osmanlı tahtına oturarak günümüze kadar Osmanlı soyunu devam ettiren padişah olmuştur. Doğası gereği saf, halka karşı merhametli ve dindar olan I. Abdülhamid, devlet işlerini yakından takip etmiş ve yöneticilerinin desteğiyle Osmanlı’nın ihtiyaç duyduğu ıslâhâtı gerçekleştirmeye çalışmıştır. Saltanatı boyunca dirâyetli sadrazamlar ve devlet ricâli ile uyum içinde çalışarak ülkenin istikrarını korumayı hedeflemiştir. Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın 1788’de Avusturya İmparatoru II. Josef’i yenmesiyle Gâzi unvanını almıştır. Tahta geçtiğinde Osmanlı ordusu birçok cephede zor durumda bulunuyordu. Ruslar Şumnu’daki Osmanlı kışlasına kadar ilerlemiş, Ruscuk ve Silistre’yi kuşatmışlardı. Bu zorlu dönemde, Rusya’daki iç karışıklıkların etkisiyle 1774 baharında Tuna yakınlarındaki Küçük Kaynarca Kasabasında barış müzakereleri başladı. Rusları Prens Renin ve Mareşal Romanzov temsil ederken Osmanlı tarafını Sadâret kethüdâsı Resmî Ahmed Efendi ile Reisülküttâb İbrahim Münîb Efendi temsil etti. 28 maddelik ve 2 ekten oluşan bu anlaşma 17 Temmuz 1774’te imzalandı; Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki gücünü zayıflatan ve ülkeyi dünyada dördüncü sıraya düşüren bir anlaşma olarak tarihe geçti. Aynı dönemde Avusturyalılar, Boğdan’ın kuzeyindeki Bukovina’yı işgal etti ve 1775’te bu durum resmi anlaşmayla kabul edildi. 1683 Viyana bozgunundan sonraki en büyük hezimet olarak kayıtlara geçti. Kaynarca Muâhedesinin imzasının üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra I. Abdülhamid, İran’la karşı karşıya geldi. Kerim Han Zend’in Basra’yı kuşatması üzerine 1776’da İran’a harp ilan edildi; Basra üç yıl süren mücadele sonunda Osmanlı’ya geri döndü. Bu sırada iç siyasette de istikrarsızlık devam ediyordu. Sadrazam Muhsin-zâde Mehmed Paşa’nın 1774’teki ölümü sonrası gelen yeni sadrazamlar istikrar sağlayamıyordu. Kırım’da Osmanlı’ya karşı ihanet eden Şahin Giray’ın tahtta olması, Rusya’nın askerlerini çekmemesiyle birlikte yeni sorunlar yarattı. 1779 Mart’ında Fransa’nın aracılığıyla Osmanlı-Rus arasında Aynalıkavak Andlaşması imzalandı; anlaşma Osmanlı aleyhine işledi ve Şahin Giray Kırım tahtına oturdu. Bu dönemde Kırım’da Müslüman halk büyük sıkıntılar yaşadı ve ayaklanmalar oldu. 1783’te Çariçe’nin fermanıyla Kırım resmen Rusya’nın bir eyaleti haline geldi; Bağçesaray, Rus idaresine geçen Akmescid’e taşındı. Osmanlı hâkimiyeti üç asır boyunca süren Kırım artık Rus kontrolündeydi ve binlerce Müslüman yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti, 8 Ocak 1784 tarihli anlaşmayla Kırım’ın Rusya’ya ilhakını kabul etti. 1787’de Çariçe, 60.000 askerle Kırım’a gelerek zaferini kutladı; bu duruma tepki olarak Osmanlı, Ağustos 1787’de yeniden harp ilan etti. Bu savaş, Müslüman Kırım’ı kurtarmak için yapılmıştı ve halk bu mücadelede Ruslara karşı birleşmişti. Şubat 1788’de Avusturya da Osmanlı’ya karşı savaşa dahil oldu. Sadrazam Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Eylül 1788’de II. Josef’in ordusunu yendi ve Avusturya’yı geri püskürttü. Ancak Ruslar, Aralık 1788’de Özi ve Hotin’i ele geçirerek Müslüman halk üzerinde katliamlar gerçekleştirdi; bu durum I. Abdülhamid’in beyin kanaması geçirmesine ve 7 Nisan 1789’da vefat etmesine yol açtı. Cenazesi Bahçekapı’daki türbesine defnedildi. Padişahın Hotin ve Özi’nin düşmesi üzerine yazdığı hatt-ı hümâyûn, hem insanî hem de dini hassasiyetini gösterir: “Özi’nin düştüğü takriri âlimallah beni yeniden kederlendirdi; bu kadar Müslüman erkek, kadın, küçük ve büyüğün kâfir elinde kalması beni mahzun eyledi. Yârab! Sen Mâlik’ül-mülksün. Senden niyazım, ölmeden bu beldeleri tekrar Müslümanların eline geçtiğini bana göster.” Zeveleri (Kadın Efendileri): Ayşe Sine-perver Vâlide Sultân (IV. Mustafa’nın annesi ve IV. Kadınefendi) Nakş-ı Dil Vâlide Sultân (II. Mahmud’un annesi) Hatice Ruh-şah Baş Kadın Efendi Hümâ Şah Baş Kadın Efendi Ayşe Baş Kadın Efendi Binnaz İkinci Kadın Efendi Dilpezîr Kadın Efendi Mehtâbe Dördüncü Kadın Efendi Misl-i Nâ-yâb Kadın Efendi Mu‘teber Kadın Efendi Nevres Üçüncü Kadın Efendi Fatma Şeb-safâ Dördüncü Kadın Efendi Mihribân Üçüncü Kadın Efendi Nükhet-sezâ Hanımefendi (Baş İkbal) Ayşe Hanımefendi (İkinci İkbal) Çocukları: Şehzâde Sultân Mustafa IV. Şehzâde Sultân Mahmûd II. Şehzâde Abdullah Şehzâde Mehmed Şehzâde Ahmed Şehzâde Abdülaziz Şehzâde Abdurrahman Şehzâde Mehmed Nusret Ahter-Melek Hanım Ayşe Dürr-i Şehvar Sultân Esmâ Sultân Ayn-i Şah Sultân Hatice Sultân Emîne Sultân Râbi‘a Sultân Fatma Sultân Âlem-Şah Sultân Sâliha Sultân Hibetullah Sultân Râbi‘a Sultân TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
III. Mustafa, 1717 yılında III. Ahmed’in Emine Mihrişah Sultân’dan doğan oğludur. Osmanlı tarihinin önemli padişahlarından biri olan III. Mustafa, Laleli Camii’nin banisidir ve Ekim 1756’da III. Osman’ın vefatı üzerine Osmanlı tahtına çıkmıştır. 1769’dan itibaren “Gâzi” unvanını kullanmıştır. Padişah, özellikle müneccimlik ve ilm-i nücûma büyük ilgi göstermiş; aynı zamanda şâir, hattât ve âlim bir kişiliğe sahip olmuştur. Saltanatının ilk yıllarında sadrazamı Koca Râgıb Paşa ile istikrarlı bir yönetim sürdürmüş, Râgıb Paşa, padişahın olası savaş arzularını altı yıl boyunca dikkatle dengeleyerek önlemiştir. III. Mustafa, mali konulara hassasiyet göstermiş, devlet işlerinde ıslah edici adımlar atmış ve Süveyş Kanalı’nın açılmasını düşünen fikir adamlarından biri olmuştur. Kapıkulu Ocaklarını rahatsız etmeden reformlar yapmayı başarmış, özellikle topçu ve deniz subaylarının eğitimini desteklemek amacıyla Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn ve Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn’u kurmuştur. 22 Mayıs 1766’da meydana gelen büyük İstanbul depremi de onun döneminde gerçekleşmiştir. Avrupa’da değişimler yaşanırken Osmanlı Devleti büyük çaplı etkilenmelerden uzak kalmıştır. Dış siyasette, Rusya ile gerilimler ön plana çıkmıştır. Rusların Polonya’ya asker sokması ve Fransızların kışkırtmaları sonucunda Ekim 1768’de Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Osmanlı ordusunun yetersizliği nedeniyle Ruslar 1769 sonbaharında Hotin’i ele geçirmiştir. Karadeniz’in Osmanlı hâkimiyetinde olmasını sağlayan strateji sayesinde Rus kuvvetleri sürpriz bir şekilde Mora’ya çıkarılmış, Nisan 1770’te geri püskürtülmüşlerdir. Ancak Temmuz 1770’te Çeşme Limanı’nda Osmanlı donanmasına karşı baskın düzenleyerek ağır kayıplar verdirmişlerdir. Bu kayıpların intikamı daha sonra Cezayirli Hasan Paşa tarafından alınmıştır. Osmanlı’nın süper güç konumu, 1770-1771 yıllarında Rusların Eflak ve Boğdan’a ilerlemesiyle sarsılmıştır. Kont Romanzov komutasındaki Rus kara kuvvetleri, Boğdan’da Sadrazam İvaz-zâde Halil Paşa’yı mağlup etmiş ve Bender’i ele geçirmiştir. Rusların Kırım’ı işgali sonucunda padişah, Osmanlı Devleti’nin artık eski üstünlüğünü kaybettiğini görmüştür. 1771’de Rusların ilerleyişi Bulgaristan’a kadar ulaşmış ve Osmanlı’nın askeri zayıflığı ile dış baskılar padişahın sağlık sorunlarını ağırlaştırmış, nüzûl hastalığına yakalanarak vefat etmesine yol açmıştır (Ocak 1774). Bu savaşlar ve gelişmeler, Osmanlı’nın gerileme döneminin başlangıcı sayılacak ve Kaynarca Antlaşması, III. Mustafa’nın ölümünden sonra I. Abdülhamid döneminde imzalanacaktır. III. Mustafa’nın eşleri şunlardır: Ayn’ül-Hayât Baş Kadın Efendi Mihr-i Şâh Vâlide Sultân (Baş Kadın Efendi ve III. Selim’in annesi) Rif‘at İkinci Kadın Efendi Ayşe Âdil-şah Üçüncü Kadın Efendi Fehîme Üçüncü Kadın Efendi Binnaz Üçüncü Kadın Efendi Çocukları: Şehzâde Mehmed Şehzâde Sultan Selim III Şah Sultân Beyhân Sultân Hatice Sultân Fatma Sultân Hatice Sultân Hibetullüh Sultân Mihrimah Sultân Mihrişah Sultân III. Mustafa, dönemi boyunca hem kültürel ve bilimsel alanlarda ilgisini sürdürmüş hem de Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikalarında dengeyi sağlamaya çalışmıştır. Saltanatı, reform girişimleri ve savaşlarla geçen kritik bir dönem olarak tarih sahnesinde yer almıştır. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
III. Osman (1699-1757) – Osmanlı Padişahı III. Osman, 3 Ocak 1699’da Edirne Sarayı’nda doğdu. Babası II. Mustafa, annesi ise Şehsuvar Vâlide Sultan’dır. 1703’te babasının Edirne Vak‘ası sonrası tahttan indirilmesi üzerine küçük Osman, Topkapı Sarayı’ndaki Şimşirlik Dairesi’ne gönderildi. Diğer şehzadelerle birlikte 17 Nisan 1705’te gizlice sünnet edildi. 1712’de III. Ahmed’in Edirne’ye gitmesi sırasında padişahın maiyetinde yer aldı ve ilerleyen yıllarda onun şehir içi ve dışı gezilerine katıldı. Ağabeyi I. Mahmud’un 1730’daki cülûsuyla birlikte, tahtı bekleyen en büyük şehzade konumundaydı. Bu uzun dönemde “pîştahta” adı verilen taşınabilir yazı masaları ve çekmecelerle ilgilenmiş olsa da, hakkında fazla detay bulunmamaktadır. I. Mahmud’un vefatı üzerine 14 Aralık 1754’te tahta çıktı. Osmanlı tarihinde en uzun süre Şimşirlik Dairesi’nde kalan şehzade olarak bilinir. Tahtta hutbelerde adının “sultânü’l-berreyn ve’l-bahreyn” unvanıyla okunmasını istedi. Cülûsunun altıncı günü annesi Şehsuvar Vâlide Sultan Topkapı Sarayı’na getirildi. Ertesi gün Eyüp Sultan Türbesi’nde Şeyhülislâm’dan kılıç kuşandı ve 25 Aralık’ta hazineden çıkan cülûs bahşişi kapıkulları ve emeklilere dağıtıldı. Cülûs haberi Lehistan, Rusya ve Avusturya-Macaristan’a elçiler aracılığıyla iletildi. III. Osman’ın ilk icraatı, kendisiyle çalışacak devlet görevlilerini seçmek oldu. Saltanatı boyunca sadrazamlık ve üst düzey görevlerde kısa aralıklarla değişiklik yaptı; bu, sadâret makamının önceki padişah devrinde kazandığı ağırlığı azaltma çabası olarak yorumlanabilir. Döneminde altı sadrazam ve dört şeyhülislâm görev değişikliği yaşandı. Bu değişikliklerin perde arkasında padişahın güven duyduğu Dârüssaâde ağası Ebülvukûf Ahmed Ağa bulunuyordu. Tarihçiler, III. Osman’ın bu sık değişiklikleri garip meşrebine ve çevresindekilerin onun tarzına uyum sağlayamamasına bağlamaktadır. Saltanatının ikinci yılında annesi Şehsuvar Vâlide Sultan’ı kaybetti (27 Nisan 1756). Aynı yıl en büyük şehzade Mehmed de hastalıktan vefat etti. Bu dönemde Eflak, Boğdan ve Kırım gibi eyaletlerde önemli tayinler yapıldı. Kapıkullarının gider payı korunurken, cülûs sonrası altınlarda “İslâmbol” darphane işareti kullanılmaya devam etti ve Müteferrika İbrâhim Matbaası’nın faaliyetleri sürdürüldü. III. Osman’ın devrinde İstanbul’da iki küçük deprem ve bir sel felaketi yaşandı; şiddetli soğuklar ve dört büyük yangın şehirde tahribata yol açtı. Haliç’in donması nedeniyle halk karşıya yürüyerek geçti. Yangınlar sonrasında padişah ve sadrazamlar, tahribatı gidermek ve halkı korumak için bizzat ilgilendi. Anadolu ve Rumeli’deki eşkıyalık ve başı boş leventler, hac güzergâhındaki karışıklıklar ve vakıf yolsuzlukları III. Osman’ın ilgilendiği diğer meselelerdi. Halkın İstanbul’a göçü, kadınların giyim kuralları ve bazı sosyal yasaklar dönemin uygulamaları arasında yer aldı. Dış siyasette göreceli bir durgunluk gözlemlendi. Prusya Kralı II. Friedrich, Osmanlı ile ticaret ve dostluk antlaşması için girişimde bulundu. Fransa, Rusya ve Avusturya’nın ittifakı ve Yediyıl Savaşları dolayısıyla diplomasi dikkatle yürütüldü. Bu dönemde Osmanlı ile Danimarka Krallığı arasında dostluk, seyrüsefâin ve ticaret antlaşması imzalandı (1756-1757). III. Osman’ın sağlığı saltanat süresince sıkıntılıydı; midesindeki rahatsızlık yüzünden cuma selâmlıklarına katılmakta güçlük çekti. 28 Ekim 1757’de vefat etti ve cenazesi Yenicami’de Turhan Vâlide Sultan Türbesi’ne defnedildi. Kişiliği üzerine çağdaşı tarihçiler, onun rüşvet ve yalanla mücadele eden, ansızın karar verip sonrasında üzüntü duyan bir yapıda olduğunu belirtir. Hatt-ı hümâyunları nesih hattıyla güzel ve okunaklıdır. Cülûsu sırasında dört kadını ve ikballeri sarayda bulunmaktaydı. III. Osman’ın çocuğu olmamıştır; yaklaşık otuz yıl boyunca sarayda ve dışarıda doğum şenlikleri düzenlenmemiştir. Saltanatı boyunca başta Nuruosmaniye Camii ve Külliyesi olmak üzere pek çok hayır eseri inşa ettirdi. Üsküdar’daki İhsaniye semtinde yeni bir mahalle ve cami yaptırdı, Otakçılar Takyeci mahallesindeki Yanık Minare Mescidi’ni yeniden inşa ettirdi. Midilli adasında kale, cami ve hamam yapımı başlattı ve Ahırkapı’da ilk fener inşasını emretti. Ayrıca Hz. Peygamber’in “kadem-i şerîf”inin resmini Eyüp Sultan Türbesi’ne hediye ettirdi. Saray içinde de yeni odalar ve kendi adını taşıyan Köşk inşa ettirdi, Şimşirlik Dairesi’nde bahçe, fıskiye ve havuzlar yaptırdı. III. Osman’ın saltanatı kısa olmasına rağmen, hem iç idarede hem de mimari ve hayır işlerinde iz bırakan bir döneme sahiptir. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar
Sultan I. Mahmûd, II. Mustafa’nın Sâliha Sebkatî Sultân’dan 1696 yılında doğan oğludur. Tahta geçişi 2 Ekim 1730 tarihinde gerçekleşmiş ve III. Ahmed’in ardından Osmanlı tahtına oturmuştur. Gençliğinde Rumeli Kazaskeri Feyzullah-zâde İbrahim Efendi başta olmak üzere birçok hoca ve âlimden ders almış, ilim ve kültür bakımından derin bir donanım kazanmıştır. Hem âlim, hem şair hem de bestekâr olan I. Mahmûd, akıl ve dikkatle hareket eden, ihtiyatlı, meşverete değer veren, yüksek kültüre sahip bir padişahtı. Sebkatî mahlasıyla şiirler kaleme almıştır. Tahta çıktığında ilk işi, Patrona Halil ve ayak takımı isyancılarının taleplerini yerine getirmek ve İbrahim Paşa ile yakınlarını devletin önemli makamlarından uzaklaştırmak oldu. Ancak kısa süre sonra, Kasım 1730 itibariyle, Patrona Halil başta olmak üzere tüm âsileri ortadan kaldırarak devletin huzurunu yeniden sağlamıştır. Babasının ve amcasının tecrübelerinden ders alan I. Mahmûd, Şeyhülislâm ve sadrazamlık makamlarında uzun süre kimseyi engellememiş, devlet işlerinin akışına dikkatle müdahale etmiştir. Şeyhülislâm makamına Feyzullah Efendi’nin oğullarını atayan I. Mahmûd, sadrazamları arasında Hekimoğlu Ali Paşa’ya özel önem vermiştir. İç huzuru sağlayan padişah, uzun süredir devam eden İran seferini yeniden gündeme almış; Hekimoğlu Ali Paşa, 1731’de Urmiye’yi fethedip Tebriz’i Osmanlı topraklarına katmıştır. Ocak 1732’de İran ile sulh sağlanmışsa da, Nâdir Şah bu duruma razı olmayarak 1733’te yeniden saldırıya geçmiş, Erbil’i alıp Bağdad’ı kuşatma altına almıştır. Ancak Topal Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Temmuz 1733’te Nâdir Şah’a ağır bir yenilgi tattırmış ve bu başarısı üzerine I. Mahmûd’a gâzî unvanı verilmiştir. Nâdir Şah, Safevi Hanedanı’nı sona erdirip Avşar Hanedanı’nı kurduktan sonra Osmanlı topraklarına saldırmaya devam etmiş, Kerkük’e girmiş ve iki Osmanlı paşasını şehid etmiştir. Revan, Gence ve Tiflis’i Osmanlı’dan alarak avantaj elde eden Nâdir Şah, sulh istemek zorunda kalmıştır. İstanbul Andlaşması (Ekim 1736) ile, 1639 Kasr-ı Şirin Andlaşması esaslarına uygun olarak barış tesis edilmiştir. Nâdir Şah, Sünni ve Hanefi inancını Osmanlı üzerinde hakim kılmaya kalksa da, Osmanlı ulemasının direnci nedeniyle bunu gerçekleştirememiştir. Yedi yıl süren barış döneminin ardından, Nâdir Şah yeniden Irak cephesinden Osmanlıya saldırmış (1743), Musul şehri kahramanca savunulmuş ve Şah ağır kayıplar vererek geri çekilmiştir. 1744’te Kars’ı kuşatmış, ancak başarılı olamamıştır. Yeniden sulh talebinde bulunan Nâdir Şah ile yapılan görüşmeler, 1746’da İstanbul Andlaşması ile sonuçlanmış; böylece Osmanlı-İran çatışması sona ermiştir. Bu dönemde Osmanlı, Nâdir Şah’ın İran üzerindeki mezhep dayatmalarını kabul ettirmesine izin vermemiştir. Doğu cephesindeki gelişmeleri fırsat bilen Rusya, 1736’da Azak Kalesi’ni işgal etmiş, Kırım’a girip tahribat yaratmış ancak Kırım Hanı Fetih Giray tarafından geri püskürtülmüştür. Bu sırada Avusturya, Polonya’yı paylaşma umuduyla 1737’de Osmanlıya savaş ilan etmiş; Osmanlı topraklarına üç koldan saldırmış, ancak Ağustos 1737’de Şehid Ali Paşa önderliğinde Banyaluka’da ağır bir yenilgi almıştır. Osmanlı Devleti, aynı anda İran, Avusturya ve Rusya ile savaş halindeydi. 1739 yılında Belgrad’a yürüyen Osmanlı ordusundan çekinen Avusturya, sulh istemiş; Sadrazam Hacı İvaz Mehmed Paşa’nın yürüttüğü müzakereler sonucunda Eylül 1739’da Belgrad Muâhedesi imzalanmıştır. Böylece, 1718 Pasarofça Andlaşması ile kaybedilen bazı topraklar geri alınmış ve Azak Kalesi de Ruslardan Osmanlıya geçmiştir. Karadeniz, Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Belgrad Anlaşması ile Osmanlı Devleti, 28 yıllık bir barış dönemine girmiş ve hâlen dünyanın en güçlü devleti olduğunu göstermiştir. İç sorunları da göz ardı etmeyen I. Mahmûd, mahallî mütegallibeler olan a’yânla mücadele etmiş, Haziran 1740’ta Adâletnâme çıkararak sorunları çözmeyi amaçlamıştır. 1734’te Humbaracıbaşı Ahmed Paşa’nın önderliğinde Maaşlı Humbaracı Ocağı kurulmuş ve yeni askerî düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Ayrıca 1732’de tîmâr sistemi ve ze’âmet usulü ıslah edilmiştir. Necid’de ortaya çıkan Vehhâbî hareketi de padişahın ilgilendiği önemli meseleler arasında yer almıştır. Mide kanaması sonucu sağlık durumu bozulan I. Mahmûd, 13 Aralık 1754 tarihinde Saray’da vefat etmiştir. Kadın Efendileri: Hâce Âlî-cenâb Baş Kadın Hâce Ayşe Kadın Hâce Verd-i Nâz Dördüncü Kadın Hatice Râmi Altıncı Haseki Hâtem İkinci Kadın Râziye Kadın İkballeri: 7. Meyyâse Hanım (Baş İkbal) 8. Fehmî Hanım (İkinci İkbal) 9. Habbâbe Hanım 10. Sırrî Hanım Çocukları: I. Mahmûd’un çocukları olmamıştır. TEVHİD-İ EFKAR - KAYNAK - HABER - GAZETE - İÇERİK - Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar