Brand logo light

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Adminator
Adminator Kasım 25, 2025 0
Mehmet Akif Ersoy
İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy

Yazısında Mustafa Kemal ve Kemalistlerin M. Akif Ersoy tahammülsüzlüğüne değinen Kemal Öztürk, Murat Bardakçı’nın ortaya koyduğu “irtica-906”  belgelerinden de hareketle Akif’in Safahat’ının bile zulümden payını aldığını söylüyor.

 

Safahat Bile Atatürk’ün Vefatından Sonra Basılabildi
Bir Milli Kahramanı Dışlamak

Kahire’nin o tozlu, dar ve gri sokaklarında bir gün, El-Fişavi isimli tarihi bir kahvehaneye girdim. Mekânın duvarları, geçmişte oraya uğramış ünlü şahsiyetlerin fotoğraflarıyla doluydu. Aralarında Necip Mahfuz gibi edebiyat devleri de vardı. Ancak orada bir başka büyük ismin de izini bulmak beni derinden etkiledi: Mehmet Akif Ersoy.

Bir zamanlar Mısır’ın Hilvan şehrinde yaşayan, Ezher Üniversitesi’nde dersler veren Mehmet Akif, zaman zaman bu kahvehaneye gelir, çay içermiş. Ancak bu ziyaretleri bir gezginin anlık uğraklarından ibaret değildi. Zira Akif oraya zorunlu bir gurbetin, mecburi bir sessizliğin gölgesinde gelmişti.

Sürgün Değil, Sessiz İtiraz

1925 yılında Türkiye’yi terk ettiğinde, gönüllü bir sürgüne çıkıyordu Akif. O, bir şiirin değil, bir milletin sesi olmuştu. Ancak ne acıdır ki, yazdığı İstiklal Marşı’nı her sabah yüksek sesle okuyan devlet erkânı, onun şahsına tahammül edememişti. Fikirleri, düşünceleri, hatta dostlukları bile tehdit olarak algılandı. Akif’i izlediler, fişlediler; tıpkı Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı “irtica-906” belgelerinde olduğu gibi. Onun yazdığı Safahat bile bu tahammülsüzlükten nasibini aldı ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, 1943 yılında yeniden basılabildi.

Bir Kahramanı Düşmana Dönüştürmek

1936’da, ömrünün son altı ayında tekrar İstanbul’a döndüğünde bile Akif, adeta bir suçlu gibi takip edildi. Hastane odasında, acılarla kıvranırken bile istihbarat gölgesi peşini bırakmadı. Belki de en acısı, penceresinden duyduğu çocuk sesleriydi. O çocuklar, Akif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı’nı coşkuyla okurken, yazarının gözleri doluyordu. Düşünün; bir milletin marşını yazmakla övünülen kişi, aynı milletin iktidarı tarafından dışlanıyordu.

“Onu Sevmek Cesaretti”

Cemal Kuntay’ın meşhur ifadesiyle; “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti; dostları bile bazen onu gizli sevdi.” Ne ağır bir yalnızlıktır bu! Akif, sadece yönetim erkini değil, korkunun insanları nasıl sindirdiğini de deneyimledi. O yüzden İstanbul’u terk etti, çünkü fikir özgürlüğüne inanan biri olarak, kendine nefes alacak bir alan aradı.

Aynı Yolun Yolcuları

Halide Edip, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar... Akif gibi onlar da düşünceleri nedeniyle dışlandı. Oysa bu isimler, Cumhuriyet’in temelinde emek veren insanlardı. Dönemler değişti, iktidarlar farklılaştı ama fikir farklılığına tahammülsüzlük değişmedi. Sadece şahıslar değil, zihniyet devam etti.

Gücü Elinde Tutanın Körlüğü

Tarihte tekrar eden bu döngü, sadece bir ideolojinin değil, her dönemin ortak günahıdır. Güç, kimi zaman dostu düşmana çevirecek kadar aklı karartır. Fikir hürriyeti, her iktidarın sınandığı bir turnusoldur aslında. Akif’in hikâyesi bize bunu gösteriyor.

Akif’i Anlamak, Yanlışları Tekrarlamamak Demektir

Bugün hangi siyasi çizgide olursak olalım, hangi mevkide yer alırsak alalım, geçmişin bu acı tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız. Farklı düşüneni dışlamadan, eleştireni düşman ilan etmeden, geçmişte yapılan bu tarihi yanlışlara düşmeden ilerlemek şart.

Mehmet Akif’in yaşadığı bu acı dolu hikâye, sadece bir dönemin değil, bizim de insanlık imtihanımızdır. Gelecekte, kendi dostlarını dışlamış, kahramanlarını itibarsızlaştırmış bir toplum olarak anılmak istemiyorsak, bu hataları bir daha asla tekrarlamamalıyız.

 

TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr, Tevhidi Efkar, Tevhid-i Efkar

Kızılay Web Banner 950X100

Tarihten Haberler

Daha fazla görüntüle
Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi
Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi

Şapka Dayatması: Ya şapka ya idam! Şapkanın basit bir başlık olmadığını bilen Müslüman halk, Türkiye’nin birçok şehrinde “Şapka takmak istemiyoruz!” diyerek tepkisini ortaya koymuştu. Fakat devlet bu konuda oldukça kararlıydı. Polis ve jandarma, köprübaşlarında, yol ayrımlarında şapka denetimi yapıyor; fesli vatandaşlara müdahale ediyor, zaman zaman silah bile kullanıyordu. Çeyrek asırdır "Tek Adam"ın yönettiği Türkiye’de bakın neler yaşanıyordu! 4 Şubat 2021 tarihinde Çorum Valisi Mustafa Çiftçi'nin, “şapka mağdurları”nın sembol ismi İskilipli Atıf Hoca’yı anma etkinliğine katılması, CHP tarafından sert eleştirilmiş ve “toplumu kutuplaştırma” girişimi olarak tanımlanmıştı. CHP Milletvekili Tufan Köse, bu ziyareti “Suç ve suçluyu övmektir, suçtur” sözleriyle değerlendirmişti. Ancak ardından, “artık değiştik” söylemini benimseyen CHP’nin Kastamonu Belediyesi, “Şapka İnkılabının 99. Yıldönümü Şenliği” düzenlemişti. Sekiz gün süren bu organizasyonun yüksek maliyeti bir kenara, CHP’ye gönül vermiş “şartsız bağışçılar” sayesinde maddi yönü kamuoyundan kaçırıldı. Fakat halkın vicdanında yara bırakan, hafızalardan silinmeyen bu baskıcı uygulamanın, âdeta bir düğün havasında kutlanması; nasıl bir “değişim” anlayışının ürünüydü? O halde CHP’nin bu “şenlik” ile neyi kutladığını hep birlikte inceleyelim: 27 Ağustos 1925 günü Kastamonu gezisi sırasında konuşan Mustafa Kemal, Türk halkının giyim tarzını “altı kaval, üstü şişhane” benzetmesiyle küçümsemiş ve yeni kıyafet anlayışını şu şekilde tarif etmişti: “Ayakta kundura, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve tabii ki bütün bunları tamamlayan siperlikli bir başlık...” Elindeki Panama şapkasını sallayarak, sözlerini daha da netleştirmişti: “Bu serpuşa şapka denir. Buna caiz değil diyenler var. Arkadaşlar, bu yöneliş mecburidir. Bu kadar büyük bir hedef için gerekirse bazı kurbanlar vermek gerekir. Bu önemsizdir!” — [1] Nimet Arslan, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II CHP kadroları bu mesajı açıkça almıştı. 1 Eylül günü Kastamonu’dan Ankara’ya dönen Mustafa Kemal’i karşılayan tüm devlet görevlileri şapka takmıştı. Bu manzarayı gören Mazhar Müfit bile şaşkınlığını gizleyememişti: “Paşa Kastamonu’dan döndüğünde gözlerime inanamadım. Paşa tamam da… Diyanet İşleri Başkanı bile fötr şapka giymişti.” — [2] Mazhar Müfit Kansu, Atatürk’le Beraber Hemen ertesi gün, şapka giymeyi zorunlu kılan 2431 No’lu Bakanlar Kurulu kararı yayımlandı.   “Nesiller Değişinceye Kadar Sıkı Tutmak Lazım!” Devlet, bu konuda işi oldukça sıkı tutuyordu. 22 Ekim 1925’te İzmir dönüşünde Mustafa Kemal’i karşılayan Başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve memurların tamamı talimat doğrultusunda şapkalıydı. İstasyondan Meclis’e kadar dizilen tören grubu da Paşa’yı bu yeni başlıkla selamlıyordu. Ancak Anadolu’nun farklı bölgelerinde tablo başkaydı. Yıllarca süren savaşlardan yorgun düşmüş, yoksullukla mücadele eden millet, bu dayatma karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Şapkanın sıradan bir başlık olmadığını bilen Müslümanlar, “Şapka giymek istemiyoruz!” diyerek protestolara başlamıştı. Buna karşın devlet geri adım atmıyor, polis ve jandarma, kavşaklarda ve köprü başlarında şapka denetimleri yaparak feslileri hedef alıyor, şiddet uyguluyordu. Mustafa Kemal, bu tepkilerin farkındaydı. Bir karşılamada Başbakan’a, “Yobazların şapka konusundaki tutumu nedir?” diye sormuş; İsmet Paşa’nın, “Sinmiş durumdalar, mecburen kabullendiler” cevabına karşılık şu uyarıda bulunmuştu: “Nesiller değişene kadar bu sıkı tutulmalıdır!” — [3] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası   Şapka, Uçaktan da Musul'dan da Öncelikliydi Aynı günlerde İzmir’de, İstiklal Madalyalı Vecihi Hürkuş, kendi ürettiği uçak için uçuş izni talep etmiş; ancak “Devlet bu tayyarenin teknik özelliklerini değerlendirecek durumda değil” cevabını almıştı. Hürkuş, 15 dakikalık başarılı bir uçuşla yeteneklerini kanıtlamıştı. Ancak izinsiz uçtuğu gerekçesiyle hapis cezası verilmiş ve uçağı da elinden alınmıştı! Yine o günlerde İngiltere Musul’a el koyarken, Adalet Bakanı Mahmut Esat’ın öncelik listesinde şapka ilk sıradaydı. Mustafa Kemal’in kendisine danıştığı o kritik anda şu cevabı verdiği anlatılır: “Şapka giymek, bu millet için Musul’u fethetmekten daha önemlidir.” — [4] M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali Bütün bu baskılara rağmen halktan gelen itirazlar dinmeyince, 671 sayılı kanun hazırlanarak 25 Kasım 1925’te kabul edildi. Bu süreçte bazı milletvekilleri, yasa teklifinin insan haklarına aykırı olduğunu belirtmişse de, sonuç değişmedi. Artık şapka giymeyi reddeden herkes İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaktı. — [5] TBMM Zabıtları   Anadolu'da eşi benzeri görülmemiş zulüm Anadolu'da yaşanan şapka zulmünün boyutları tahminlerin ötesindeydi. Jandarma güçleri, özellikle cami önlerinde konuşlanarak şapkasız çıkanları yaka paça karakola götürüyordu. Sivas’ta yasa karşıtı afiş hazırlayanlar, bunları duvara asanlar ve “düşünce birliği yaptığı” iddia edilen kişiler bile tutuklanmıştı. Rize, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Amasya, Samsun, Tokat, Trabzon ve Gümüşhane gibi şehirlerde yüzlerce Müslüman İstiklal Mahkemeleri’nin acımasız kararlarına maruz kalmıştı. Bu mahkemelerde görev yapan CHP’li milletvekilleri, yüzlerce insanı idama mahkûm etmişti. Tüm bu hukuk dışı kararları burada tek tek sıralamak mümkün değil. Ancak bu zulmün simgesi hâline gelen İskilipli Âtıf Hoca’nın yaşadıkları, başlı başına bir ibret vesikasıdır.   Giresun'da Beraat, Ankara'da İdam! İskilipli Mehmed Atıf Hoca’nın 1924’te yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesi, Maarif Vekâleti’nin izniyle yayımlanmıştı. O dönemde henüz “Şapka Kanunu” yürürlükte değildi. Hatta şapka giyenlere bile soruşturma açılıyordu. İstiklal Savaşı’na ciddi katkılarda bulunan Atıf Hoca, kanunun çıkmasından hemen sonra, 7 Aralık 1925 akşamı, İstanbul’daki evinden gözaltına alındı. Bir haftalık sorgulamanın ardından 14 Aralık’ta Giresun’a sevk edildi. — [6] Sadık Albayrak, DİA İstiklal Mahkemesi, Atıf Hoca’yı risaledeki ifadeleri nedeniyle “tahrik” ya da “teşvik” suçlamalarıyla yargıladı. Ancak suç unsuru bulunamayınca beraat kararı verdi. Tam serbest bırakılmak üzereyken “Ankara’ya gönderilsin” emri verildi. — [7] Derin Tarih, Kasım 2013 Asıl mesele, Atıf Hoca’nın hilafet savunusuydu. Ankara’daki ikinci mahkemede Kel Ali, Kılıç Ali ve Reşit Galip’in sorularına karşı etkili bir savunma yapan Atıf Hoca, şu çarpıcı diyaloğu yaşamıştı: Kel Ali: “Başındaki bez parçasını çıkar, onun yerine bu şapkayı tak. Böylece idamdan kurtulursun.” Atıf Hoca: “Arkanızdaki Türk bayrağı da bir bez parçasıdır. Onu indirip yerine İngiliz bayrağı mı asalım?” Bu cevabın ardından Kel Ali, öfkeyle şöyle demişti: “Bu mahkemenin temyizi yok, bunu biliyorsun değil mi?” 3 Şubat’ta savcı, yalnızca üç yıl kürek cezası istemesine rağmen mahkeme, “Cumhuriyeti tağyir” gibi muğlak gerekçelerle Atıf Hoca hakkında idam kararı verdi. — [8] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları, 1926 4 Şubat 1926 sabahı, Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte idam edildi. İnfazdan hemen önce başına zorla şapka geçirilmiş, bu durum onun için idamdan bile ağır bir hakaret olmuştu. Her iki mübarek insanın naaşı, ibret olsun diye üç gün boyunca darağacında bırakıldı. Kastamonu’da yapılan konuşmada öngörülen “kurbanlar”, İskilipli ve Dağıstanlı başta olmak üzere 78 kişiyi bulmuştu. Bugün bazı Kemalist çevreler hâlâ “Kimse şapkadan dolayı asılmadı” diyerek kendilerini savunmaya çalışıyor. Evet, hiçbir mahkeme kararında “şapkaya muhalefet” ifadesi geçmiyor olabilir. Ama halk da, tarih de biliyor ki, bu insanların tamamı “şapka kurbanı”dır. İşte CHP, bugün bu “şapka kurbanları”nı kutlamak için “şenlik” düzenliyor. Ne garip bir ironi! Ve daha da acısı, günümüzde bazı muhafazakâr erkeklerin kasket sevdası, kimi kadınların başörtü üzerine taktığı moda serpuşlar; Atıf Hoca gibi hayatını bu inanç uğruna feda edenlerin kemiklerini sızlatıyor.

Adminator Kasım 26, 2025 0
Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy'a Yapılan Büyük Zulüm

Kuran Öğretenlere ve Okuyanlara Hapis Cezası

Kemalizm ve Müslümanlara Yönelik Sistematik Zulüm: 1933 Mehmet Resul Efendi Davası

Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku"

Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku" İddiaları doğru mu?

Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip Kimdir?
Andımız'ın Mucidi Yahudi Reşit Galip ve Atatürk

Yahudi okulunda eğitim gören, İstanbul Tıp mezunu olarak hayatını sürdürürken Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal tarafından yıldırım hızıyla 17 Mart 1923 senesinde sahaya sürülen Türklük ile alakası olmayan Yahudi Reşit Galip Kimdir? Yahudi Reşit Galip Mustafa Kemal’in bir projesi olarak, Osmanlı ve Hilafetin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı sonrası sahaya sürülecek ve kendisine büyük görevler verilecekti. Peki günü geldiğinde Mustafa Kemal’e posta koyacak, meydan okuyacak duruma kadar gelen Yahudi Reşit Galip hangi görevlerde bulundu ve neler yaptı? Osmanlı devletinin tasfiyesi, Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılması ardından güçlerini dışa vurmaya başlayan Yahudiler/Sabetayistlerin bir örneği olan Reşit Galip, Yahudi geleneklerine göre büyük işler başaracaktı. Atatürk, Reşit Galip'i önce kaymakam ve sonrasında vali yapmayı düşünmüşse de General İzzetin Çalışlar'dan boşalan milletvekilliği koltuğuna, yapılan ara seçimle, Reşit Galip'i getirmeyi daha uygun bulmuştu. Galip'in meclise girmesi ile Ankara siyasetindeki fırtınalı dönem de başlamıştı. Doğu'da başlayan Şeyh Sait İsyanı sonrası kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi'nin meşhur azalarından biri de Reşit Galip olmuştu.  Atatürk ile Reşit Galip’in konusunu ve ilişkisini burada bitiriyoruz ve yeni başlık atıyoruz.   Türk Olmayan Yahudi Reşit Galip’in ve Irkdaşlarının Sinsi Oyunları İstiklal Mahkemelerinde görev alan Yahudi Reşit Galip birçok Türk/Müslüman ismin tasfiyesinde son derece önemli bir rol oynayacaktı. Reşit Galip kendisine verilen talimatlar doğrultusunda Türk/Müslüman birçok kişiyi tasfiye etti ve böylece İstiklal mahkemeleri merhamet üzerine hareket etmeyecekti. Reşit Galip Yüzbinlerce Türk/Müslüman halkın idam edilmesinde önemli görev aldı. Reşit Galip aynı zamanda Türkçe Ezan zulmünün ve Arapça (Kuran) yasağının da mimarisi tam bir Kafir/Siyonist Yahudi idi. Yahudi Reşit Galip Türk Ocaklarının başına geçerek oradaki Türk/Müslümanları tasfiye ederek Yahudileri ve diğer azınlık gayrimüslimleri yerleştirdi. Ardından yapılması gereken daha önemli görevleri olması sebebiyle Türk Ocaklarını tasfiye ederek kapatmıştır. Reşit Galip Türk Tarih Kurumunun başına geldi ve oradaki etkili Türk tarihçileri tasfiye edip yerlerine yine Türk olmayan tarihçiler doldurdu ve böylece Türk tarihini neredeyse yok durumuna getirerek kendi uydurdukları yalan bir tarih yazdırdı. Reşit Galip daha sonra Türk Dil Kurumunun başına geldi ve Hakiki Türkçeyi neredeyse yok etti ve diğer birçok dillerin gerisine bıraktı. Oysaki çok zengin bir Türkçe dili ve bütüm bilimlere ışık tutan önemli kelimeler, kuramlar ve kavramlar vardı. Reşit Galip hedeflerine, inançlarına ve sinsi oyunlarına hızla koşturuyor.. Yahudi Reşit Galip, bir Yahudi nasıl bir hırs ve ihtirasla gözü dönmüşçesine ormanlardaki Çakallar gibi yaralı bir canlıyı parçalamaya çalışıyorsa öyle saldırıyor. Böylece Yahudi Reşit galip Milli Eğitim Bakanı oldu. Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanlığı etki alanlarına, bütün Üniversitelere, İl Milli Eğitim müdürlüklerine, devlet okullarına ve Yayınevlerine varana kadar başta Yahudiler olmak üzere gayrimüslim zümreyi yerleştirdi. Böylece bir Müslüman/Türk nasıl dinsiz olur, nasıl asimile edilir, iki bin yıllık tarihini nasıl unutur, nasıl ikinci bir Yahudi yapılabilir ya da nasıl bir Yahudi kölesi haline getirilir Milli Eğitimdeki Türk/Müslümanları önce tasfiye etti, daha sonra okulların müdürlüklerine, ve birçok öğretmenlere kadar Yahudi ve diğer gayrimüslim azınlıkları başa getirerek hepsini ortak amacını yerine getirmiş oldu. Ve son olarak da, Milli Eğitim Bakanı iken bir taraftan Müslümanları bölmek ve kavgalı hale getirmek için, diğer taraftan ise Yahudilere ve diğer gayrimüslim azınlıklara sahiplenmeleri için ANDIMIZ’ı bir kalkan olarak bıraktı. Yahudiler ve diğer gayrimüslim azınlıklar Türk rolüne girerek Türkiye’yi yöneteceklerdi, bütün kararları kendileri uygulayacaktı, Orduda General, Devlette Bakan, Emniyette Müdür, Şehirlerde Vali ve Kaymakam olacaklardı ve bunu başardılar ayrıca bunu yıllarca sürdürdüler. Devletin tüm kritik yerlerinde bu azınlıklar vardı. Bu azınlıklar Türkiye'nin bütün kritik noktalarında varlıklarını sürdürdüler. İsrail devletinin kuruluşunda katkıları ve faaliyetleri var mıydı, Türkiye devletinin Askeri, Bürokrasi, diplomasi gücünü İsrail'in kuruluşu için kullandılar mı, kurulan İsrail devletini korumak ve varlığı üzerindeki tehditler için devletimizin  tüm imkanlarıyla bir faaliyette veya hazırlığında bulundular mı? İsrail devletinin büyümesinde/İşgalinde engel teşkil edecek diğer devletlere bir engel veya gözdağı oldular mı, İsrail’in büyümesi ve işgalin devamı için etkileri oldu mu? Bunlar yasalar ve kanunlar sebebiyle iddia olmamak kaydıyla tüm şüpheleri üzerine çekmiyor değildir. İlk defa çok partili seçimde Türk/Müslüman halkın oylarını alarak Başbakan olan ve ilk seçimde başa gelen Adnan Menderes'i yerleştirdikleri hakim ve savcılarının asılsız iddiaları ve suçlamalarıyla idam edecek kadar, milli partileri kapatacak kadar, içerideki kendinden olan Askeri zümre ile darbeler yapacak kadar, çok partili seçimler sonrası iktidar olamamalarına rağmen içerideki rütbeli askerleriyle darbe tehdidinde bulunacak ve darbeleri gerçekleştirecek kadar, Türk askerinin kapalı annesini, eşini, ordunun düzenlediği yemek etkinliklerine, yemin törenlerine sokmayacak kadar, Üniversitelere almayacak ve Üniversitede kapanıp birincilikle bitiren genç kızlara diplamalarını vermeyecek kadar güce kavuşan bu azınlık hepsi bir Reşit Galip ve onun gibi birçokların eseridir. Soru 1; Okulunu Tıp olarak bitiren (Şaibe var) Reşit Galip, neden bu büyük torpille hiçbir zaman sağlıkçı veyahut abartacak olursak bir sağlık bakanlığı görevinde bulunmadı da…..? Soru 2; Yahudi Reşit galip İstiklal Mahkemelerinde bir başkan konumuna yükseldi? Soru 3; Yahudi ve aynı zamanda Türk olmayan Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Ocaklarının başına geçti? Soru 4; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olmamasına rağmen neden Türk Tarih Kurumunun başına geçti? Türkiye’de güvenilecek bir tane Türk kalmamış mıydı? Soru 5; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Türk Dil Kurumu’nun başına geçti? Türkiye’de Türkler yok muydu? Soru 6; Türk olmayan Yahudi Reşit Galip, Türk olamamasına rağmen neden Eğitim Bakanı oldu ve Eğitim sistemimizi Yahudi geleneklerine göreneklerine göre yapıp çocukları zehirledi? Soru 7; Kendi Irklarından başka hiçbir Irk’ı tanımayan ve kendi köleleri gibi gören Yahudilerin bir ferdi olan Yahudi Reşit Galip neye istinaden Irkçılık aşılayan ve milletlerin arasına nifak ve fitne sokan ANDIMIZ’I icat etti ve okullarda neden zorla okutuldu? Mustafa Kemal Atatürk ve Reşit Galip Arasındaki Gerilim Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Türkiye’de yalnızca toplumsal yapıda değil, bireysel düzeyde de büyük bir dönüşüm yaşandı. Yeni rejimin sağladığı ayrıcalıklar ve güç dengeleri, dönemin Yahudi ve gayrimüslim azınlık unsurlarına ve onların içinden yükselen kimi şahıslara önemli bir özgüven ve cesaret kazandırdı. Bu özgüven dalgasından nasibini alanlardan biri de, dönemin dikkat çeken figürlerinden biri olan Yahudi Reşit Galip idi. 1932 yılı, onun Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadığı tarihi sürtüşmeyle hatırlanacaktı. Sofrada Başlayan Gerilim Olay, Atatürk’ün ünlü sofralarından birinde gerçekleşti. İçkiyi fazla kaçıran Reşit Galip, sofrada bulunan dönemin Millî Eğitim Bakanı Esat Sagay’ı sert bir biçimde eleştirmeye başladı. Ona, devrimlere yeterince sahip çıkmamakla, hatta “ihanetle” suçlayacak kadar ileri gitti. Atatürk, Sagay’a büyük bir hürmet besliyordu; bu nedenle Reşit Galip’in sözleri, sofradaki dengeyi ve saygı atmosferini bozmuştu. Uyarı niteliğinde bir söz söyleyerek Galip’in susmasını istedi. Ancak bu uyarı, genç bakan adayının küstahça karşılık vermesine neden olacaktı. “Burası Milletin Sofrasıdır!” Atatürk’ün uyarısına karşı Reşit Galip’in sözleri tarihe geçti: “Burası milletin sofrasıdır, kovulmamalıyım. Kendimi iyi hissediyorum, kalkmam!” Bu sözler, hem Atatürk’e meydan okuma anlamı taşıyor hem de sofradaki hiyerarşik düzeni yıkmaya dönük bir özgüveni yansıtıyordu. Bunun üzerine Atatürk, bir çare düşünerek, sofradakilere dönüp şu cümleyi kurdu: “O hâlde biz kalkalım, masayı Beyefendiye bırakalım.” Sofra bir anda boşaldı ve Reşit Galip masada tek başına kaldı. O an, herkesin zihninde Reşit Galip’in siyasi hayatının sona erdiği düşüncesi yer etti. Ancak yaşanacaklar bunun tam tersini gösterecekti. İnatla Yükselen Bir İsim Kısa bir süre sonra Esat Sagay görevinden istifa etti. Herkesin şaşkın bakışları arasında Millî Eğitim Bakanlığı görevine, sofrada Atatürk’e kafa tutan Reşit Galip getirildi. Bu atama, Atatürk’ün insan ilişkilerindeki pragmatik yönünün ve bazen çatışma yaşayan isimleri bile sistemin içine çekme stratejisinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Tartışmalı Reformların Mimarı Reşit Galip, yalnızca bakanlık koltuğuna oturmakla kalmadı; aynı zamanda Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine de getirildi. Bu dönem, birçok tartışmalı uygulamanın başlangıcı olacaktı. Reşit Galip’in öncülüğünde “Andımız” yazıldı, Türk Tarih Tezi geliştirildi ve Türk Ocakları kapatıldı. Bu uygulamalar, dönemin milliyetçilik anlayışını keskinleştiren, ancak toplumun bazı kesimlerinde de ciddi rahatsızlık yaratan adımlar olarak tarihe geçti. Sonuç Reşit Galip’in Atatürk ile yaşadığı bu sürtüşme, sadece bir sofra tartışması değildi; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ideolojik çatışmaların, güç mücadelelerinin ve kişisel hırsların da bir yansımasıydı. Atatürk’ün otoritesiyle Galip’in iddialı karakteri arasındaki bu gerilim, yeni kurulan devletin içinde şekillenen farklı fikirlerin ne denli keskin sınırlarla ayrıldığını da göstermektedir.   ANDIMIZ İLE İLGİLİ NECMETTİN ERBAKAN ELEŞTİRİSİ Merhum Başbakanlardan Necmettin Erbakan bir konuşmasında metni şöyle eleştirecekti; Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine, 'Türküm, doğruyum, çalışkanım.' Sen bunu söyleyince, öbür taraftan da Kürt kökenli bir Müslüman evladı, 'Ya öyle mi, ben de Kürt'üm, daha doğruyum, daha çalışkanım' deme hakkını kazandı. O Meclis yarın inananların eline geçecek. Bütün bu haklar kan dökülmeden verilecek. Necmettin Erbakan, bu sözleri sonrası "halkı din, ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" gerekçesiyle 10 Mart 2000'de bir yıl da hapis cezasına çarptırıldı. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN ANDIMIZ AÇIKLAMASI Yasaklandıktan sonra Türk ismine bürünmüş Yahudilerin yine ortalığı karıştırarak körüklediği ve tartışmalara konu ettikleri andımız ile ilgili Erdoğan’ın açıklamaları. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Reşit Galip ve Ant'ımız ile ilgili şu ifadeleri kullanacaktı; Andımız geride bıraktığımızı sandığım bir konuydu. 2013'te bunu çözmüştük. Danıştay yetki aşımı yaparak maalesef bu düzenlemeyi iptal etmiştir. Türkiye'yi hak etmediği bir tartışmanın içine sürükleyen bu karar, eski hastalıkların yaşadığını gösteriyor. Tek parti CHP'si döneminde başlatılan uygulamayı hala sürdürmeyi çalışmak yanlıştır. Andın ilk halini Türk Ocaklarını kapatmasıyla, üniversitelerini perişan etmesiyle bilinen tıp doktoru Reşit Galip yazmıştır. Türkçe ezan zulmünün de mimarıdır. Milletimizin en etkili andı İstiklal Marşı'dır. Bunun dışında bir and tanımıyoruz, tanımayacağız. Reşit Galip, öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. Oysa Türk Ocaklarının tasfiyesi, üniversite reformu, Türk Tarih Tezi, Türkçe ezan, Andımız ve daha birçok tartışmalı uygulamanın altında onun imzası bulunuyordu. TEVHİD-İ EFKAR  - KAYNAK  -  HABER  - GAZETE  -  İÇERİK  -  Tevhîd-i Efkâr

Adminator Kasım 25, 2025 0

Mustafa Kemal Atatürk Türk Müziğini Neden Yasakladı?

Atatürk'ün İspanyol Yahudisi olduğu iddiası

Açlık ile Pençeleşen Türk Halkına Kedi Eti Yiyin Dendi

Mustafa Kemal Atatürk Manevi Kızı Ülkü'ye Bira İçirirken
Atatürk 5 yaşındaki manevi kızı Ülkü’ye böyle bira içirmiş

Tarihçi Yazar Mustafa Armağan'dan Gündem Yaratacak Video: Ülkü Adatepe'nin Şaşırtıcı İtirafı! Tarihçi ve yazar Mustafa Armağan, sosyal medya hesabı Twitter üzerinden oldukça dikkat çekici bir videoyu takipçileriyle paylaştı. Geniş yankı uyandıran bu paylaşımda, Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe'nin yer aldığı ve daha önce pek dikkat çekmemiş olan bir TRT röportajının görüntüleri bulunuyor. Söz konusu video, Ülkü Adatepe'nin Atatürk hakkında yaptığı şaşırtıcı bir açıklamayı gündeme taşıyor. Görüntülerde Ülkü Adatepe'nin Ağzından Duyulan Beklenmedik Sözler Mustafa Armağan’ın paylaşımıyla bir anda sosyal medya kullanıcılarının ilgi odağı haline gelen videoda, 2012 yılında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden Ülkü Adatepe'nin, yıllar önce devlet televizyonu TRT’ye verdiği bir röportajda sarf ettiği sözler ekranlara geliyor. Röportajda, Atatürk ile çocukluk yıllarına ait anılarını anlatan Adatepe, pek çok kişinin gözünden kaçan çarpıcı bir itirafta bulunuyor. Ülkü Adatepe: "Atatürk Bana Bira İçirdi" Ülkü Adatepe, TRT ekranlarında yayınlanan röportajında bir fotoğraf albümünü gösterirken, yaklaşık beş yaşlarında olduğu dönemde Atatürk’le birlikte çekilmiş bir fotoğrafa işaret ediyor. Bu özel karede, Atatürk ile birlikte bira fabrikasında bulunduklarını belirtiyor. Daha da dikkat çekici olan açıklama ise, Atatürk'ün o sırada kendisine bira içirdiğini ifade etmesi. Daha Önce De Gündeme Gelmişti, Ancak Göz Ardı Edilmişti Adatepe’nin söz konusu fotoğrafı daha önce bazı tarihçiler tarafından da gündeme taşınmıştı. Ancak iddia, kamuoyunun büyük kesimi tarafından fazla dikkat çekmemiş ve kimi çevrelerce inandırıcı bulunmayarak yalanlanmıştı. Mustafa Armağan’ın bu videoyu yeniden dolaşıma sokması, tartışmaları tekrar alevlendirdi. Bu yeni gelişme, Atatürk’ün özel hayatına dair geçmişte yapılan yorum ve eleştirilerin yeniden tartışmaya açılmasına neden olabilir gibi görünüyor. Ülkü Adatepe'nin itiraflı videosu sonrası sosyal medyada infial oluştu ve Türk gençleri küçücük bir kıza nasıl bira içirilir gibi yorumlarda bulundu ve sorgulanmaya sebebiyet oluştu.    MUSTAFA ARMAĞAN'IN AÇIKLAMA VİDEOSU VE ÜLKÜ ADATEPE'NİN İTİRAFLARI - TIKLAYIN!

Adminator Kasım 24, 2025 0

Nene Hatun Dilenmek Zorunda Kaldı

Kara Fatma Neden Dilenmek zorunda kaldı

Kara Fatma Dilenmek Zorunda Bırakıldı

Mustafa Kemal Atatürk'e ait olmayan sözler

0 Yorumlar